Ramazanda Hurma Yemenin Faydaları Nelerdir?

Ramazanda Hurma Yemenin Faydaları Nelerdir?

11 ayın sultanı Ramazan ayı kapımızı çaldı, tüm İslam aleminin beklediği bu kutlu günlerde oruç tutarak bedenen ve zihnen kötülüklerden arınılır.

İbadet için oruç tutanların sahur ve iftar sofralarından eksik etmediği hurma, özellikle ramazan ayında sık sık tüketilen gıdalardan biri.  Bereketi ve tadıyla çoğu kişinin severek tükettiği Hurmanın ana vatanı Arabistan yarım adası ve Kuzey Afrikadır.

Peygamber Efendimizin “Müminin sahurunun hurma ile olması, ne güzeldir“, “Oruçlu hurma ile iftar etsin. Çünkü hurma bereketlidir.” sözleri ile Ramazan ayıyla özdeşen Hurma sofralarımızın baş tacı haline gelmiştir.

Nitekim protein ve karbonhidratı içerisinde barındıran tek meyve olan Hurma, uzun süre aç kalan vücutların ihtiyacını karşılamak için biçilmiş kaftan.

Karaciğere faydası araştırmacılar tarafından kanıtlanmış olup, içerisinde B1 ve B2 vitaminlerini de bulundurmaktadır.  Oruç tutan kişilerin gün içinde yeme ve içmeden feragat etmelerinden kaynaklanan halsizliği de gidermektedir.  Yapılan araştırmalar ışığında kalp hastalıklarına ve mide rahatsızlıklarına iyi geldiği de açıklanmıştır.

Sağlık açısından koruyu etkilere sahip olan Hurmanın içerisinde 15 farklı mineral B1, B2, C vitaminleri barındırmasıyla hücre yenileme özelliği de bulunmaktadır.

Günde üç adet hurma yendiğinde;

  • Lifli yapısı sayesinde kabızlık sorunlarını giderir.
  • Tok tutarak, oruç sürecinde aç kalmanızı engeller.
  • Bedensel yorgunluğun ve halsizliğin önüne geçer.
  • Beta-kroten sayesinde hafızayı güçlendirmektedir.
  • Kanser hastalıklarına yakalanma riskini azaltır.
  • Bol fosfor ve kalsiyum içermesi nedeniyle kemikleri güçlendirir.
  • Orucu hurmayla açmak kan şekerinizi sağlıklı seviye de yükseltir…

Kürk Mantolu Madonna Hakkında Bilmediğiniz Gerçekler!

Kürk Mantolu Madonna Hakkında Bilmediğiniz Gerçekler!

Sabahattin Ali’nin en çok okunan ve sevilen eseri Kürk Mantolu Madonna günümüzde hale popülerliğini yitirmemiş romandır.  Türk Edebiyatının kült eserlerinden biri olan eser defalarca basılarak her yaştan insan tarafından okunmaktadır.

Her eserin ardında bıraktığı hikayesi olduğu gibi Sabahattin Ali’nin romanın arkasında da okuyucunun bilmediği gizli kalmış gerçeklerde bakidir.  Yazılma hikayesi ile okuyucularda merak uyandıran öyküsünü sizler için derledik.

  • Roman ilk olarak 1940’da Hakikat Gazetesinde ‘Büyük Hikaye’ başlığı altında yayınlanmaya başlamıştır.
  • 18 Aralık 1940’dan 8 Şubat 1941 tarihine kadar 48 bölüm şeklinde tefrika olarak gazetede yayımlanmıştır.
  • Roman Remzi Kitapevi tarafından 1943’de kitaplaştırılarak basılmıştır.
  • Hakikat gazetesinin siparişi üzerine kalem alınan eser, yazarın arkadaşı Azarnet Arseverin açıklamasıyla “siyasete karışmayan, sürükleyici bir aşk romanı” istemiyle yazılmıştır.

  • Sabahattin Ali tefrika olarak yazdığı eser konusunda baskıya maruz kalmasına rağmen paraya ihtiyaç duyduğu için kızmasına rağmen yazmaya devam etmiştir.
  • Gazetenin para ödemekte zorluk çıkarması nedeniyle yazar hikayeyi kısa keşmiş ve gazetenin sahini olan Cemal Hakkı Selek’e 10 Kasım 1941’de mektup yazarak şu sözleri kaleme almıştır. “Romanım gazetenizde, benim gibi bu meselelerde hassas olan bir adamı deli etmek için olacak, mütemadiyen şekil değiştirerek, kararsızlık içinde neşredildi. Yazı hayatımda ilk defa olarak, yazımının tutmadığı suratıma çarpıldı.”

  • Gönderdiği mektubun devamında ise Sabahattin Ali şu sözleriyle müşkülünü ve kızgınlığını belirtmiştir. “Verdiğim sözde durmadım mı? Hastaneden, 39 derece ile hasta yatarken evden, bir gün bile aksatmadan yazılarımı gönderdim. Parasını alamayan her muharririn yapması mutad olan yazı göndermemek tehdidini, yazdığım halde yapamadım. Ve muhtaç olduğum, hak etmiş olduğum bir parayı istemek için, izzetinefsimi ayaklar altına alarak, üst üste, yalvarırcasına mektuplar yazdım. On mektubuma bir cevap ve bir vaat aldım. Onun da yerine getirilmediğini görünce, haddimiz olmadığı halde, asabileştim.”
  • Romanın adı ilk başlarda ‘Lüzumsuz Adam’ iken Sabahattin Ali’nin Z ve S sesleri arasındaki çatışmayı sevmemesi dolayısıyla değişmiş  Kürk Mantolu Madonna olarak değiştirilmiştir.
  • Başta 28 bölümlük bir taslak olan hikayeyi yazar genişletmiş ve romana çevirmek istemiştir.  Gazete ile yaşadığı sıkıntılar neticesinde bu isteğinden vazgeçerek kısa kesmiştir.  Dolayısıyla eser büyük hikaye ve roman arası bir yerde kalmıştır.

  • Maria Puder ve Raif Efendini aşkını konu alan eseri yazarken Sabahattin Ali’nin bir kolu kırıktı.  Yazma esnasında çoğu kez kolunu sıcak suya sokarak acısını dindirmeye çalışan yazar, dizinin üstünde zorluklarla kaleme alınmıştır.
  • Sabahattin Ali eserini askerdeyken yazmaya başlamıştır.  Bu konuyla ilgili asker arkadaşı Niyazi Ağırnaslı  şu açıklamayı yapmıştır. “Kağıthane’den Eyüp’ e, baharda Büyükdere’ye intikal ettik ve bentler yolunda, kibrit fabrikasının karşısındaki çamlığa doğru çadırlı ordugahımızı kurduk. ( … ) Sabahattin Ali Kürk Mantolu Madonna’yı bu çadırda yazmaya başladı. Romanı yazdığı günlerde attan düşüp sağ kol bileği çatlayınca, kolunu tenekede ısıtılan suya koyup yazmaya devam etmiştir.”

 

  • Yazarın arkadaşlarından biri olan Muvaffak Şeref şöyle bir açıklamada bulunmuştur; “Kağıthane’den Eyüp’ e, baharda Büyükdere’ye intikal ettik ve bentler yolunda, kibrit fabrikasının karşısındaki çamlığa doğru çadırlı ordugahımızı kurduk. ( … ) Sabahattin Ali Kürk Mantolu Madonna’yı bu çadırda yazmaya başladı. Romanı yazdığı günlerde attan düşüp sağ kol bileği çatlayınca, kolunu tenekede ısıtılan suya koyup yazmaya devam etmiştir.”

  • Romanın baş kahramanı Sabahattin Ali’nin bir akrabasıdır.  Yazar kendinden bir parça ekleyerek akrabasını ifşa etmeden yeni bir kişilik ortaya çıkarmıştır.
  • Yazarın eşi olan Aliye hanım ise kocası ile arasında geçen bazı konuşmaların eserde geçtiğini belirtmiştir.
  • 2016 yılında Penguin yayın tarafından Modern Klasikler adı altında ingilizceye çevrilerek basılmıştır.  Eser 75 yıl sonrasında ilk kez ingilizceye çevirilmiştir.

 

  • Sabahattin Ali, Ayşe Sıtkı İlhan’a yazdığı mektupta ilk aşkı olan Frolayn Puder ile ilgili şunları söylemiştir;“Almanya’da Frolayn Puder isminde bir hatuna ziyadesiyle aşıktım. O zamanlarda ise Berlin’de şu meşhur deli şarkıcı filmi oynamıştı ve oradaki Sonny Boy şarkısı herkesin ağzında idi. Şimdi bunu mırıldanınca sisli ve yağmurlu teşrinievvel günlerinde 28 ile müzelere veya sinemaya gidişim aklıma gelir. Yolda mütemadiyen kızcağızın yüzüne dalar, önümü görmezdim, o da hafif bir tebessümle başını bana doğru çevirerek bu salaklığımı mazur gördüğünü anlatmak isterdi.”

 

  • Hala popülerliğini sürdüren eserin satış rakamları her ay 10-15 bin arası olduğunu söylenmektedir.

  • Eser 1943 de kitap haline geldiğinde ilk eleştiriyi yapan Nazım Hikmet olmuştur. Mayıs 1943 de Bursa Hapishanesinden bir mektup yazarak eseri hem övmüş hemde eleştirmiştir.“Kürk Mantolu Madonna, ben bu kitabı hem sevdim hem kızdım. Evvela niçin kızdığımı söyleyeyim. Kitabın birinci kısmı bir harikadır. Bu kısmın kendi yolunda inkişafı yani bir küçük burjuva ailesinin içyüzünü tahlili öyle bir haşmetle genişlemek istidadında ki, insan buradan ikinci kısma geçerken, elinde olmayarak, yazık olmuş, bu çok orijinal, çok mükemmel başlangıç ve imkan boşuna harcanmış, keşke bu başlangıç harcanmasaydı, diyor. Ben başlangıcı okurken yani Berlin’e kadar olan pasajı, senin benim anladığım manadaki realizmine hayran oldum. Beni dinlersen o başlangıcı almak ve kahramanın ölümünü kısaca tekrarlamak suretiyle o ailenin efradı ve eşhasının hayatları etrafında bir ikinci cilt, ayrı bir roman yapabilirsin, böylelikle de dinlemeye başladığımız harika musiki birdenbire kesilmiş olmaz. Gelelim ikinci kısmına, o kısım, başlı başına bir büyük hikaye olarak güzeldir ve böyle bir tecrübe gerek senin için gerekse Türk edebiyatı için lazımdı. Sen bu tecrübeyi başarıyla yaptın.

Sokrates’in Öğüt Yerine Geçen Sözleri Nelerdir?

M. Ö. yaşayan ve halkının ahlak anlayışını olgunlaştırmak için hayatını adayan ünlü Filozof Sokrates, aynı zamanda felsefe, astronomi, matematik, geometri ve politika konularında eğitimlerde vererek adını tarihe kazımıştır.

Hayatın anlamı ve kendileri için gerçekten iyi olanı düşünmeye sevk eden Sokrates, Yunanistan’a yeni tanrılar getirmekle suçlanmıştır. Yunanistan’ın en ünlü filozofu olan Sokrates ölüm cezasına çarptırılmış ve zehir içerek ölmüştür.  İnsanların fiziki görüntülerini ve yüzlerini değiştiremeyeceklerini yalnız karakterlerini ve ruhlarını değiştirebileceklerine inanmıştır.

“Kimse bilerek kötülük yapmaz” diyen Sokrates’e göre insanları kötülüğe teşvik eden bilgisizliktir.

Sokrates’ten geriye kalan öğüt niteliğindeki sözleri, kendini bil öğretisini kamçılayan etkileri içerisinde barındırır.

 

  • Yalnız bir iyi vardır, Bilgi ve bir kötü vardır , Cehalet.
  • Ben bilmediğimi bildiğim için diğer insanlardan farklıyım.
  • Kendini bil.
  • Fazilet ruhun güzelliğidir.
  • Ben bir şey biliyorum, o da bir şey bilmediğimdir.
  • Kimse bile bile kötü değildir, her kötülük bilgi sanılan bir bilgisizlikten gelir.
  • Bir şeyleri değiştirmek isteyen insan önce kendinden başlamalıdır.
  • Tok gözlülük doğal zenginliktir, lüks ise yapay yoksulluk.
  • İyimser bir insan ayakkabıları çalınınca ayaklarım var ya diyebilen insandır.
  • Kadın erkekle bir kez eşit hale getirildi mi, artık ondan üstün olur.
  • Kimseye bir şey öğretemem, sadece onların düşünmelerini sağlayabilirim.
  • Hayattan uzaklaştığımız ölçüde gerçekliğe yaklaşırız.
  • Sorgulanmamış bir hayat, hayat değildir.
  • İnsanlar her zaman her yerde acıkmışlardır.  Ama her zaman her yerde erdemli olmamışlardır.
  • Yeşillikler toprağın çirkinliğini kapattığı gibi, tatlı sözde insanın bir çok kusurlarını örter.
  • Eğitimin pahalı olduğunu düşünüyorsanız, cehaletin bedelini hesaplayın…

Daha Önce Duymadığınız En Tuhaf Fobiler Nelerdir?

Fobi; bir objeye, bir aktiviteye veya her hangi bir olaya karşı duyulan olumsuz duygu, korku ve kaçınmak istemesine neden olan rahatsızlıktır. Gerçekte korku yaratmayacak bir şeye karşı fobi duymaları, o şeye karşı mantıksal düşünmelerini engelleyerek anksiyete krizi geçirmelerine neden olabilmektedir.

Fobi kelimesi Yunan mitolojisinde korku tanrısı olarak olarak tanınan Phobos’tan gelmektedir.  Dünya üzerinde değişik fobileri  bulunan fobik kişiler bulunmaktadır.  Günlük hayatlarında zorluk çekmelerine neden olacak Fobileri nedeniyle bir çoğu tedaviye başvurmak  zorundadır.

Fobi Belirtileri;

  • Terleme
  • Titreme
  • Bulanık Görme
  • Yüz Kızarması
  • Çarpıntı
  • Yutkunma zorluğu
  • Nefes darlığı
  • Ağızda oluşan kuruluk

Yapılan araştırmalar ışığında dünya üzerinde 400’den fazla fobi olduğu ve bu sayının giderek katlanacağını da belirtmekteler.  Duyduğunuzda inanmakta zorluk çekeceğiniz fobileri sizler için sıraladık, tuhaf oldukları kadar günlük yaşamı sınırlayan fobi listemiz sizleri hayrete düşürecek!

1- Antropofobi: İnsanlardan korkma

2- Agorafobi: Açık alan ve kalabalıktan korkma

3- Ablütofobi: Yıkanmaktan korkma

4- Agirofobi: Karşıdan karşıya geçme korkusu

5- Amnezifobi: Hafızasını kaybetmekten korkma

6- Bibliyofobi: Kitaplardan korkma

7- Erotofobi: Cinsellikten korkma

8- Fobofobi: Korkmaktan korkma

9- Helyofobi: Güneşten korkma

10- Hipnofobi: Uyumaktan korkma

11- Kakofobi: Çirkinlikten ve çirkin şeylerden korku duymak

12- Ksantofobi: Sarı renkten korkma

13- Selenofobi: Ay’dan korkma

13- Mageirocophobia: Yemek pişirmekten korkma

14- Nomofobi: Telefonundan uzak kalma korkusu

15- Panfobi: Var olan kötülüğe inanmak ve her şeyden korkmak

Aritmofobi Nedir?

Aritmofobi Nedir?

Aritmofobi, sayılardan korkmaya verilen rahatsızlığın ismidir.  Psikolojik bir rahatsızlık olarak tanımlanan Aritmofobi okul çağında yaşanan travmalardan oluşabilmektedir.

Sayıları görünce telaş yapan, tiksinen ve nabız atışları hızlanan bu kişiler, kolayca hesap yapamaz ve sayılara bakmaya tahammül edemezler.

Fobi hastalık derecesinde korku duymak kaygılanmak ve olağan dışı duyguların ortaya çıkmasına verilen isimdir.  İnsanların yaşadıkları kötü tecrübeler neticesinde bir çok farklı fobisi gelişebilir, tıpkı sayı korkusu olarak tanımladığımız Aritmofobi gibi.

GEÇ KALDIĞIM…

 

GEÇ KALDIĞIM…

Geç kaldığım, sevdasına bir türlü doyamadığım.

Nasılsın?

Bu gün gözkapaklarımın ardında suretinin en manalı halini gördüm.  Hatırıma düştün birden bire, kalbim bir anda kuş olup uçuverdi yanına.

Beni karşıla olur mu?

Yaban ellerde öyle boynu bükük, kimsesiz erguvanlar gibi bırakma.  Kokum sinen de can bulsun diye bütün telaşım, yoksa neyime seninle bir olabilmek.

Havari ellerim ceplerime ağır gelirken kilometrelerce boyunca volta ata ata yürüdüm. Başımda gök rengi gümüşi bulut öbekleri, solgun çuha çiçekleri! Midemde inceden bir sızı, sanki sindiremediğim bir sözden geri kalanı.

Bir yanım baş veren güneş tarlaları, bir yanımsa kanyonların yalnızlığı.

Can şenliğim, daha da mı gelmeyeceksin?

Arayıp soramam halini, bilmek istesem de ne yaptığını, kimle yandığını. Kırıldığım yerden yaklaşamam sana, duvarları aşacak cesareti basiretsiz gururumda bulamam.  Ancak her güzel şeyi sana ithaf ederek yürürüm.  Tabanlarım ağrıyana, genzim yolların tozuyla dolana kadar şikayet etmeden yürürüm.

Acıklı bir hayat yaşadım derdim soranlara, kendi yalanıma kendim uydum bana kalırsa. Cüret edemediklerimin yüzeysel sancılarında buldum kabahati.

Menfur bir hastalığa tutuldum, geç kaldığım.

Korunmasızım sinir uçlarımı deşen yoksunluğa, zannederim ki bu illet beni götürecek tez elden…

 

  • Semra Şenol

Mor Cepken Nedir?

Mor Cepken Nedir?

Osman Şahin’in 2016’da yazmış olduğu eserin ismi olan Mor Cepken, kadının dik duruş sembolü olarak nitelendirilebilir.  Yörüklerin hayatlarına ve geleneklerine dair bir öyküyle tüm kadınlara seslenen yazar, kitap da yer alan aşk hikayesi ile yine kadınların gücüne dem vurmuştur.

1940 yılında Mersin’de doğan yazarın bir çok öyküsü uyarlanarak filmlere konu olmuştur.  ‘Kibar Feyzo, Züğürt Ağa, Kurbağalar, Adak, Keriz, Gülüşan’ filmlerinin senaryoları Osman Şahin’in yazdığı öykülerden uyarlanarak beyaz perdeye aktarılmıştır.

Toplumcu gerçekçi yazarımız feodalitenin insanlar arasında oluşturduğu yıkımı, modernitenin arkasında sakladığı sığlığı ve kısır döngüyü başarılı bir şekilde anlatmayı sürdürüyor.  Edebiyat dünyamızın nadide isimlerinden Yaşar Kemal, Osman Şahin için şu sözleri dile getirmiştir; ‘“Bana on Türk öyküsü seç deselerdi birini ‘Kırmızı Yel’ seçerdim”.

Yörük hikayeleri ve folklordaki üstün başarısı bilinen yazarın kendi sözleri ile Mor Cepken’ini tanıyalım.

“Mor Cepken” unutulmaz büyük bir aşk öyküsüdür. Öykü okunduğu zaman bunu herkes anlayacak. Mor Cepken, göçebe yörüklüğünün kadınlarına tanıdığı yüce bir haktır. Erkeklerin ise korkulu rüyasıdır. Mor Cepken, Karacaoğlan türkülerinde geçer. Günümüzde Ege, Muğla, Antalya ve Toros yörüklüğünde yaşlı kadınlar tarafından hâlâ bilinir.

Yörük kızlarının çeyiz bohçasına önce Mor Cepken konur. Kenarları sarı simgelerle işlenmiş, yelek biçiminde, mor renkli bir giysidir. Yörük kızları sevdikleriyle evlenirlerdi. Başlık parası gibi alışkanlıkları yoktu. Mor Cepken evlilikte yeri, zamanı geldiğinde, darda kalan yörük kadınının erkeğine karşı kullandığı bir boşanma özgürlüğünün simgesidir.

Mor renk ihanete uğramış, aldatılmış, aşkın rengidir. “Mor Çatı” adı oradan gelir. Bizler dünyaya Mor Cepken’i yeterince tanıtabilseydik 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü “Mor Cepken Günü” olarak kutlardık.

Evli yörük kadını, ihanete uğrayınca ya da kocası tarafından aşağılanıp dövülünce, bir şekilde Mor Cepken’i giyip herkesin görebileceği bir yere oturdu. Bu “ben bu herifi boşadım” demektir. O zaman akan sular durur, herkes işini gücünü bırakır. Masal anaları ile doğum ebeleri Mor Cepken giyen kadının çevresini alırlar. Boşadığı kocası ise evinden dışarı çıkamaz, kahveye gidemez, kimse yüzüne bakmaz. Büyük ödün verip de karısına Mor Cepken’i çıkartamazsa ömür ömüre dul kalacaktır. Kimse ona dul-şaşı kızını bile vermez. Körocak olarak kalır.

Göçebe yörüklüğünün kadınına tanıdığı hakka, özgürlüğe bakın siz! Bu olay günümüzde olsa erkek Mor Cepken giyen karısını herkesin gözleri önünde vurur, öldürür.

OSMAN ŞAHİN

Karadut Şiirinin Acıklı Hikâyesi – Bedri Rahmi Eyüpoğlu

KARADUT

Karadutum, çatal karam, çingenem
Nar tanem, nur tanem, bir tanem
Agaç isem dalımsın salkım saçak
Petek isem balımsın a gülüm
Günahımsın, vebalimsin.

Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan
Yoluna bir can koyduğum 
Gökte ararken yerde bulduğum 
Karadutum, çatal karam, çingenem 
Daha nem olacaktın bir tanem 
Gülen ayvam, ağlayan narımsın 
Kadınım, kısrağım, karımsın.

II

Sigara paketlerine resmini çizdiğim 
Körpe fidanlara adını yazdığım 
Karam, karam 
Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam 
Sıla kokar, arzu tüter
Ilgıt ılgıt buram buram. 
Ben beyzade, kişizade, 
Her türlü dertten topyekün azade 
Hani şu ekmeği elden suyu gölden.
Durup dururken yorulan 
Kibrit çöpü gibi kırılan
Yalnız sanat çıkmazlarında başını kaşıyan 
Artık otlar göstermelik atlar gibi bedava yaşayan 
Sen benim mihnet içinde yanmış kavrulmuşum

N’etmiş, n’eylemiş, n’olmuşum 
Cömert ırmaklar gibi gürül gürül 
Bahtın karışmış bahtıma çok şükür. 
Yunmuş, yıkanmış adam olmuşum.

Karam, karam
Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam
Sensiz bana canım dünya haram olsun.

Ardında kırık bir aşk öyküsü taşıyan bu şiir, Bedri Rahmi Eyüoğlu’nun yasak aşkı Mari Gerekmezyan’a yazdığı satırlardır.  Esmer güzeli sevgilisine Karadutum, Çatal Karam, Çingenem diye seslenen Bedri Rahmi, dillere düşen aşklarının geride kalan tarafıydı.

1949’da İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi-Heykel Bölümüne misafir öğrenci olarak gelen Mari Gerekmezyan heykeltıraştı.  O dönemde akademide asistanlık yapan ünlü ressam ve yazar Bedri Rahmi E. tanıştı.  Birbirlerine delice tutulan iki aşık, sanatla ördükleri sevdalarını birbirlerine lanse etmekten çekinmediler.

Mari sevdiği adamın büstünü yaparken, sevdiği adam ise bu aşka şiirleri ve tablolarıyla karşılık veriyordu.  Tüm İstanbul bu aşktan haberdar olurken, Bedri Rahmi’nin evli olduğu eşi Eren hanımda sessiz kalarak kocasının ona dönmesini bekliyordu.  Bedri Rahmi Mari ile tanışmadan çok kısa bir süre önce eşi Eren Hanımdan bir oğlu olmuştu.

Ermeni asıllı olan Mari, ailesi ve toplumdan bu aşk uğruna dışlanıp aforoz edilirken, her zorluğa göğüs gererek günler ve aylarca sevdiği adamın yanında olmayı sürdürüyordu.

Kaşı kara, gözü kara Mari’nin ne yazık ki bahtı da karaydı.  Depdebeli aşklarını hiç hesapta olmayan bir felaket sonlandıracak, ayrılmalarına sebep olacaktı.

Mari tüberkülozdu, iyileşmesini sağlayacak olan antibiyotik dönemin şartları yüzünden temin edilemiyordu.  Yıl 1947’ydı dünya savaşı sonrası ilaç fiyatları çok yüksekti.  Bedri Rahmi tablolarını yüksek fiyatlara satarak sevdiği kadını Mari’yi yaşatmak için uğraşıyor, ölüme direnmesini istiyordu.  Ne yazık ki çabaları boşa giden ressamın karadutu, Mari Gerekmezyan aynı yıl içinde İstanbul Alman Hastanesinde gözlerini hayata yumdu.

Acı kaybını kaldıramayan Bedri Rahmi sanattan uzaklaşırken kendisini alkole ve kadehlere verdi.  Onu bu sarsılmaz acıdan kurtaran ise eşi Eren Hanım oldu. Dağıttıklarını toparlayan, yeniden yaşama tutunması için uğraşan Eren Hanım sonunda Bedri Rahmi’ye sirayet eden yastan kurtarabilmişti.

Yıllar sonra 1949’da İstanbul Büyük Kulüpte toplanan insanlar tarafından şiir okuması istenen Bedri Rahmi, yanında eşi olmasına rağmen Karadut’u okudu.  Gözlerinden yaşlar akarken, sesi titrerken okuduğu bu şiiri dinleyenlerin hepsi şiirin kime yazıldığını biliyordu.

Eren Eyüpoğlu’da biliyordu.  Ve sessizce kocasının o kadın için akan gözyaşlarına, safi aşk dolu sözlerine katlanıyordu.  O gecenin devamında bir süreliğine Paris’e yaşamaya giden Eren hanım, eşine mektup yazarken şu satırları kaleme almıştı.

“Canuşkam,

Kulüpte bir gece, şiir okumuştun, hani! Hatırladın mı? Gözlerinden, birden yaşlar döküldüğünü görünce içimin karardığını hissetmiştim. Sesin, nasıl titremişti. Hey! Bütün bunları hatırlıyor musun? Sanki böğrüme, kızgın bir ütü yapışmış gibi olmuştum. O gece… Senin seneler sonra bile olsa yanıp tutuştuğunu anlamıştım! Bedri’nin ruhuna, insan üstü bir gücün acıyıp, ona güç vermesi için dua etmiştim. Ruhunun çektiği acıları Allah dindirsin. Allah sana resim yapma sevinci versin ve bizim yanımızda yaşamaktan, mutluluk duyabilmeni sağlasın.

Eren.”

Duaları nihayet kabul bulan Eren hanım, sabırla beklediği eşi ona geri dönene kadar bekledi.  Oğlu ve karısının yanına dönen Bedri Rahmi Eyüpoğlu 1974’de vefat edene kadar ailesi ile mutlu bir ömür yaşadı…

Mobbing Nedir?

Mobbing terimin karşılığı bir kişiyi taciz etme, kabadayılık taslama, onunla alay etme  ve zorbalık taslama gibi eylemlerin yapıldığı grupsal bir olaydır.  Ofis hastalığı olarak nitelendirilen mobbing, düpedüz kişiye yapılan psikolojik tacizdir.

Mobbing tüm yönleriyle kişiyi damgalayan, küçük düşmesine sebebiyet veren, alaycı, izolasyon ve dışlamayı içerisinde barındırır.

Literatüre ofis şiddeti olarak gören mobbing, iş yerindeki bir grubun bir şahıs üstünde yoğunlaşarak dışlama ve kötü hatta düşmanca davranışları sonucu kişinin sindirilmesiyle ortaya çıkmaktadır.  Kişi bu baskı nedeniyle işini doğru düzgün yapamayarak kendisini ortamda güvenli hissedememektedir.

Üstleri, meslektaşları ve astları tarafından mobbing gizliden gizliye, açık şekilde yada dolaylı olarak yapılabilir.  Başarısı ve iş yerindeki yeteneği dolayısıyla mobbinge maruz kalan kişi, diğer grupta tehdit olarak algılanır.

Tehdit olarak algılanan kişiye yapılan mobbing örneklerine şunları verebiliriz;

  • Alay etme
  • Lakap takma
  • İşini sabote etmek
  • Çalışmasını zorlaştıracak ortam oluşturmak
  • Ofis ortamında tecrit edilmesi
  • Yokmuş gibi davranmak
  • Kaba ve kötü sözlerle onurunu kırma
  • Sözlü olarak küçümseme
  • Pozisyonunu beğenmeme
  • Gurur kıran şakaların yapılması
  • İş tanımında olmayan işlerin verilmesi
  • Motivasyonunun düşmesi için uğraşmak

Mobbing’e uğrayaşan kişilerde zamanla stres ve kaygı düzeyinin artması, psikolojisinin bozulmasına kadar varırken kişinin işinden istifa etmesine kadar dayanmaktadır.

Birey bu durumla karşılaştığında mobbing’e uğradığını delil olarak ispatlayarak, alttaki mercilere başvurabilir;

  • Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına
  • ALO 170
  • Başbakanlık İletişim Merkezi (BİMER)
  • TBMM
  • Türkiye İnsan Hakları Kurumu
  • Kamu Görevlileri Etik Kurulu

İlber Ortaylı Kimdir, Gençlere Tavsiyeleri Nelerdir?

21 Mayıs 1947’de Avusturya Bregenz bölgesindeki bir göçmen kampında dünyaya gelen İlber Ortaylı, Kırım Tatarı bir ailenin çocuğudur.  Henüz 2 yaşındayken 1949 da ailesiyle birlikte İstanbul’a yerleşmiştir.

Rusya tarihini ve Rusçayı annesinden öğrenen İlber Ortaylı’nın annesi Şefika Hanım Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Rus Dili ve Edebiyatı bölümde görev almaktaydı.

Ankara Üniversitesi  Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Tarih bölümünü 1969’da bitirdi.  Ayrıca Viyana Üniversitesi Slavistik ve Orientalistik bölümünde de öğrenim görmüştür.

Tanzimat Sonrası Mahalli İdareler teziyle 1974 yılında  doktor, Osmanlı İmparatorluğunda Alman Nüfuzu adlı çalışmalarıyla 1979’da doçent oldu.

Devletin akademik politikalarına tepki olarak 1982 yılında görevinden istifa etmiştir.  Moskova, Paris, Berlin, Viyana, Princeton da misafir profesör olarak dersler vermiştir.  1989’da Türkiye’ye geri dönerek profesör olan İlber Ortaylı, Cambridge, Oxford ve Tunus üniversitelerinde, Roma ve Sofya’da konferanslar ve seminerler vermiştir.

Bizzat yazarak Türk kamuoyuna sunduğu eserleri, televizyon programlarıyla tarihe ışık tutan İlber Ortaylı, gençlere hayat ile verdiği tavsiyelerle de oldukça dikkat çekmiştir.

İlber Ortaylı’nın ağzından gençlere hayatta başarılı olmalarını sağlayacak önerileri;

  • Tartışmasız muvaffakiyet getirecek tek şey; lisan öğrenmektir. Türkler için yabancı dil büyük problem. Şimdi bütün lisan kursları dolu. İnsanlar, benim zamanımdaki gibi bir gün başlayıp ikinci gün kaçmıyor, bir panik var. Yani durum değişiyor fakat yeterli değil.
  • Bizim gençlerin asıl problemi iyi tahsil alamamaları. O yüzden yapılacak tek şey var; kendilerini yetiştirecekler. Başından yetersiz bir eğitime girdiklerini kabul etsinler. O zaman sukutu hayal fazla olmaz.
  • Ters düşünmeye alışmalılar. Devamlı her şeyi sorgulamalılar. Yoksa babaları, dedeleri gibi aynı bağnaz kafayla devam ederler, sözde modern fikirleri benimsemeleri bir şey ifade etmez. Bir de Türkiye’yi öğrenmeleri lazım. Ne yazık ki ülkelerini bilmiyorlar.
  •  Biz memleketin tadını tuzunu almış, acısını çekmiş bir nesiliz. Bizim nesil kendine göre hayatın tadını çıkardı. Çalışanımız da var, çalışmayanımız da var. Ama Türkiye bizden şikâyet edemez. Bizden sonra çok kötü şeyler oldu. Çünkü görgüsüzlük arttı.