Kategori arşivi: Edebiyat

Ben Sevmeye Yeltenmiş, Sen Öldürmeye Azmetmiş

Ölümsüzlüğün ıstırabından kurtulabileceğini sanıyordun, ne oldu? Sahi kırıldı mı umarsızca açtığın kanatların.  Vahim bir hikayen vardı kendince, içinde çok acılar biriktirmiştin.  Dalgalanan sonra da durulan bir denize benzetiyordun ruhunu.

Dünyanın kirine doymuştun, bir kadını incitemeyecek kadar adam gibi adamdın.  Yancılarının kalabalık övgülerine kulak astığını fark etmedin.  Kabaran gururun senden bir adım öndeydi hep, başına gelen kötülüklerin sorumlusu asla sen değildin.

Sevgiye açım deyip bir kadını en güzel düşünden vurabilirdin.  Ki öyle de yaptın! Ben sevmeye yeltenmiş, sen öldürmeye azmetmiştin.  Yeri geldiğinde kendini bir aslanla benzeştirebilecek kadar kibir doluydun.  Fakat içindeki süt dökmüş kediyi ne zaman unuttun?

Boş bir kaptan öteye gitmeyen sığlığını cazip bedenlerde avutmayı başarı bildin. Ten teni sardıkça yüceleceğini uman, toyluğunu hazların kapısında büyüten bir aptaldın.  Alınma, seni yakından tanımış her kadının dürüstçe söyleyebileceği gibi boş maneviyatın ancak lafügüzaf doluydu.

Başını dik tutma çabanı gördüm, aklına sahip çıkabilen ancak mental yalnızlığının bir çıkarımıydı.  Maddi gücünle aldığın mükafatlara çokça sarılıp, her aldatışta temiz olduğunu iddia edecek kadar deliydin.

Zorla sığındığın yatağı muharebe alanına çevirmeseydin, savaş sanatına mecbur kalmazdın. İyi bir komutan olma gayesindeyken, zevkin uğruna askerini feda eden korkak bir casusa dönüştün.

Tüm söylediklerimi küfre bağlama, aklı yerinde her kadının seni tanıdıktan sonra sarf edeceği iltifatları birleştirdiğimi gör.  Hak vermezsen eğer, empatini al ve çöpe at çünkü hala kullanmayı bilmiyor gibisin…

 

  • Semra Şenol

 

Aşık Edebiyatı ve Özellikleri

İslam’ın kabulünden önce aşıkların hece vezniyle yazdıkları şiirleri saz çalarak yurdun dört bir yanını söylemeleri Aşık Edebiyatını oluşturmuştur.  Sade bir kullanan aşıklar, Anadolu, Rumeli ve Azerbaycan’a kadar yayılmış manzum eserlerini 500 yıldan fazla icra etmişlerdir. 15. yüzyılda ortaya çıkarak günümüze kadar gelen Aşık edebiyatı, geniş halk tabakalarının kültürünü, sıcaklığını ve duygularını içerir.

İslam’ın kabulünden önce sazıyla şiirlerini icra eden şairlere ozan, baksı, kam adı verilirken, İslam’dan sonra saz şairi ve aşık denilmiştir. Din dışı ögeleri maneviyatında barındıran Aşık Edebiyatı şiirden oluşur ve uzun bir süre Halk edebiyatı olarak incelenmiştir.  Bir çeşit zümre edebiyatı olarak görülen aşık edebiyatı II. Meşrutiyet’ten sonra daha fazla ilgi görmeye başlamıştır.

Sözlü-besteli edebiyat türü olan Aşık Edebiyatında aşıklar usta-çırak ilişkisiyle yetiştirilirdi. Aşık denilen şairler sazın yanında kopuz,cura, tambur ve bağlama gibi enstrümanlardan en az birini çalardı.  Saz çalmada şiir yazmada ehli olan aşıklar, çıraklı dönemlerinde ustalarından sözlü edebiyatın tüm inceliklerini öğrenirlerdi.

Saz şairliğini gönülden gelen istekle icra eden aşıklar, Aşık edebiyatını insanların en çok vakit geçirdiği kahvehane, kervansaraylarda, asker ocaklarında, tekke ve konaklarda dinleyicilerine sunmuşlardır. Usta bir saz şairi bilgeliğinizi, söz söylemedeki maharetlerini karşılıklı atışmalarda kanıtlayarak becerilerini halka sunarlardı.

Günümüzde Anadolu’da devam aşıklık geleneği, köklü bir geçmişe ve milli geleneğe dayanmaktadır. Aşık edebiyatını icra eden en önemli temsilcileri;

  • Köroğlu,
  • Kul Mehmet,
  • Aşık Kerem,
  • Karacaoğlan,
  • Kayıkçı Kul Mustafa,
  • Aşık Ömer,
  • Kuloğlu,
  • Ercişli Emrah,
  • Gevheri,
  • Dertli,
  • Dadaloğku,
  • Erzurumlu Emrah,
  • Bayburtlu Zihni,
  • Seyrani,
  • Ruhsati,
  • Aşık Veysel,
  • Aşık Murat Çobanoğlu,
  • Aşık Reyhanî,
  • Aşık Şeref Taşlıova

İlahi Komedya – Dante Alighieri

İtalyan ozan ve siyasetçi Dante Alighieri, dünya edebiyatının en önemli eserlerinde biri olan İlahi Komedya’nın yazarıdır. Ahirete yolculuğu konu olan eser Cehennem, Araf, Cennet olmak üzere üç ciltten oluşmaktadır.  Cennete gitmek için Cehennemden geçilmesi gerektiğini savunan eser, günümüzde dahi en çok okunan kitaplar arasında yer almaktadır.

Modern Avrupa ve İtalya için kült bir eser ülkemizde de sevilen kitaplardan biridir.

İlahi Komedya Alıntılar

Çok ağırbaşlı olun davranışlarınızda!
Her yelde savrulan bir tüy olmayın,
ve yıkanmaya kalkmayın her suda…

*

Özgürlüğü arıyor o, özgürlüğün değerini uğrunda can verenler bilir en iyi.

*

Felsefenin birçok bölümü, doğanın gidişini Tanrı’nın aklına, sanatına göre ayarladığını öğretir anlayanlara.

*

Ey ulu bilge, gökyüzünde,
yeryüzünde, yerin dibinde
dağıttığın adalet nasıl da yerinde…
*
…hiç sanmayın ki, her su insanı yıkayıp temizler.
*
“Günahlarım korkunçtu;
ama sonsuz bağışlayıcının kolları uzundu,
başvuran herkesi bağrına basıyordu.”
*
“Günahlarım korkunçtu;
ama sonsuz bağışlayıcının kolları uzundu,
başvuran herkesi bağrına basıyordu.”
*
Adem’in Cennet’ten kovulmasının nedeni yasak meyveyi yemesi değil, bu meyveyi yemekle Tanrı’nın insan için koymuş olduğu sınırı bilinçli olarak aşmasıydı.

 

Nazım Hikmet’in Atatürk’e bizzat yazdığı ‘Suçsuzum’ mektubu

Romantik devrimci olarak anılan Türk şairi,romancı, anı yazarı, oyun yazarı Nazım Hikmet, ülkemizde serbest nazımın ilk uygulayıcısıdır. Çağdaş Türk Şiirinin ölümsüz kahramanlarından biri olan Nazım, siyasi inançları yüzünden gençliğinin büyük bir çoğunluğunu tutuklu olarak geçirmiştir. Yazıları ve şiirleri yüzünden defalarca yargılanan ve beraat eden Nazım Hikmet, 1938 yılında orduyu ve donanmayı isyana teşvik suçuyla 28 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Suçsuz olduğunu defalarca haykıran Nazım Hikmet, Bursa cezaevlerinde 12 yıl kaldı.  Adalet arayan, bıkıp usanmadan suçsuz olduğunu, askeri isyana teşvik etmediğini söyleyen Nazım, son çare olarak Atatürk’e mektup yazmıştır.

18 Ağustos 1938 tarihinde bizzat kendi el yazısıyla kaleme aldığı ‘Suçsuzum’ mektubu ne yazı ki o dönem hastalığın pençesinde olan Atatürk’ün eline bilinmeyen nedenlerle geçmez. Yıllar sonra Cumhurbaşkanlığı Arşiv’inden çıkan Nazım Hikmet’in mektubunda ise şunlar yazılıdır;

 

“Cumhur Reisi Atatürk’ün Yüksek Katına

Türk Ordusunu ‘isyana teşvik’ ettiğim iddiasıyla 15 yıl ağır hapis cezası giydim. Şimdi de Türk Donanmasını ‘isyana’ teşvik etmekle töhmetlendiriliyorum. Türk inkılabına ve senin adına and içerim ki suçsuzum.

Askeri isyana teşvik etmedim…

Deli, serseri, mürteci, satılmış, inkılap ve yurt haini değilim ki bunu bir an olsun düşünebileyim. Askeri isyana teşvik etmedim. Senin eserine ve sana, aziz olan Türk dilinin inanmış bir şairiyim. Sırtıma yüklenen ve yükletilebilecek hapis yıllarını taşıyabilecek kadar sabırlı olabilirim. Büyük işlerinin arasında seni bir Türk şairinin felaketi ile alakalandırmak istemezdim. Bağışla beni. Seni bir an kendimle meşgul ettimse, alnıma vurulmak istenen bu ‘inkılap askerini isyana teşvik’ damgasının ancak senin ellerinle silinebileceğine inandığımdandır.

Başvurabileceğim en inkılapçı baş sensin. Kemalizm’den ve senden adalet istiyorum. Türk inkılabına ve senin başına and içerim ki suçsuzum.”

Kadınlarımıza, Kadınlarınıza Dokunmayın!

Erişkin dişi insan olarak lügat da yer bulan kadın aynı zamanda bir ana, sevgili, yaren ve kız çocuğudur. Ataerkil toplumlarda göz ardı edilen kadınlarımız adına yazıyorum, kadınlarımıza dokunmayın. Üçüncü sayfa haberlerinde çarşaf çarşaf okuduğumuz kadına cinayet, kadına şiddet haberlerinizden bıkmadınız mı?

Siz beyler, kanatlarınızın altında tutamadığınız kadına dokunmayın. Size sevgi, yuva ve evlat veren can yoldaşlarınızı kalbinizde tutamıyorsanız bir zahmet sevmeyin. Sevmek öldürmek değildir, bırakın artık ya benimsin ya kara toprağın safsatalarını.

Dışarıda külhan beyi, dört duvarın içinde sinmiş aczinizi kadınlarınızın üzerinden çıkarmayın. İnsan yaradılışında sevgiyi barındırır, sevdiğine zarar vermek caniliğin tezahürüdür. Evinize, gönlünüze neşe veren gülü soldurmak adamlığa yakışır mı?

Her şeyden öte namus adını taktığınız liyakat sadece kadınlara mahsus bir erdem değildir. Nicedir devam eden gereksiz erkek gururunuzu okşayan hovarda, çapkınlık hikayelerinizle övünürken kadına vakfettiğiniz namus iki yüzlük değilde nedir?

Bir kadını sevemiyor, kendi acizliğinden ve nefretinden koruyamıyorsan bir zahmet sevme kardeşim. Ne can almaya ne de namus bekçiliği yapma hakkına sahipsin.

Kadına kalkan eline, mücrim diline söz geçiremiyor sevmekten çok zarar veriyorsan uzak dur, başka ihsan istemeyiz!

  • Semra Şenol

SEVGİMİ, SEVECEKLERİMİ TÜKETTİM KARDEŞİM

Eskiden, çok eskiden insan mutluluğun peşinden koşmaktan utanmazdı. Kendilerine ve sevdikleri insanlara bahşedilecek mutlulukları dört gözle bekler, beklemenin verdiği azim ile sabır ederlerdir.  Elbet zaman değişti fırtınalar koptu, depremler yer kubbeyi inletti, teknoloji duyguların ve emeğin yerine geçti.  Dolayısıyla bizde değiştik dostum, küçücük sevgilerle inşa ettiğimiz evlerimizi yıkıp on beş katı binalar diktik.

Hep bir aradaydık ama uzaktık birbirimize. Bir metre uzaklığındaki kapı komşumuzun evinde çıkan tartışmayı, kavgaları kağıt kadar ince duvarlardan dinledik.  Avucumuzun içi kadar telefon ekranından dünyayı görmeye çalıştık.  Nitekim yapay görseller zihnimizi bulandırdı kardeşim, yeri geldi korkan ruhumuzu patavatsız sanal canavarlara dönüştürdük.  Amacı eğlence olan topluluklarda atıp tutan, ahkam kesen dingillerden olup yapmadan yıkmayı seçtik.  Ölümüne eleştirdik, yorum yaparken önünü arkasını düşünmedik.  Öyle ki olay ve tercihlerden çok kişinin şahsına sivrilen azı dişlerimizi geçirdik.

Yargılamıyorum dostum, nasıl böyle bir saygısızlık yapabilirim ki? Neyime güvenip önüne, aç kurtların ortasına atayım kendimi. Okuduğum kitaplarda dürüst insan modelinin tanımını yapıyorlar, lakin şu yüzyılda kayırmayan, ötelemeyen, can yakmayan insan görmedim kardeşim.

İnsan ne zaman yozlaştı sorusuna ancak şu sözlerle karşılık verebilirim.  İnsan empatiyi unutup, kitaplardan aldığı zevki yarıda bırakıp, yardım elini cebine soktuğunda yozlaştı dostum. Kendimi ayrı tutma gafletine düşmeyeceğim, çağın gerektirdiğine uymadan edemedim.  Ayrık otu gibi kendimi kendi özüme çekemedim, mecburi farz edip aralarına karıştım. Sürüsünü terk edemeyen bir koyundan farkım yoktu, toplu bir şekilde uçurumun kıyısına sürüklensek de bağırma dürtümü içimde bulamadım.  Utanıyordum kardeşim, ötekilenmekten, yaftalardan ve dahası dışlanıp görünmezlik içkisinden içen kişi olmaktan.

Dürüstlüğünü kaybeden insan olmaktan utanmadım dostum, fakat yok sayılmaktan korktum.  Bu da çağın insanına evrildiğimin en güzel kanıtı.  Doğrusunu bildiğim halde doğru kişi olmaktan çekinti duydum. Zararımı bilerek kabullendim, mutluluğu aramayı bırakıp ruhuma eziyet etmeyi seçtim.

Sevgimi, seveceklerimi tükettim kardeşim…

 

Semra Şenol

Nietzsche Ağladığında – IRVİN D. YALOM

Irvin D. Yalom, 1931 Washington DC doğumlu Rus-Yahudi kökenli Amerikalı psikanalist, psikiyatrist, psikoterapisttir. Alanı üzerine bilimsel kitaplar ve romanlar yazan yazar ayrıca varoloşçu psikoterapinin yaşan en önemli temsilcilerinden biridir. Sigmund Freud – Psikoterapi 2009 ödülüne layık görülmüştür. Alan kitapları öğrencilerin eğitiminde ders kitabı olarak kullanılmış, romanları ise birçok dile çevrilmiştir. Eserlerinde daha çok felsefe ve psikanalist metaforlar kullanan Yalom’un Nietzsche Ağladığında romanı 2007 yılında beyaz perdeye aktarılmıştır.

Nietzsche Ağladığında

Ümitsizlere ilaç, ruhlara doktor yoktur.

*

Benim ‘yaşama amacım’ bundan…” diyerek başparmağıyla gövdesini gösterip devam etti, “bu sefil canlı hücrelerden tamamen ayrı. Yaşamımın bir niçini var, nasılına da tahammül gösterecek güce sahibim. On yıllık bir yaşam amaçlıyorum, bir misyonum var. Burada,” derken başını gösteriyordu, “kitaplara, neredeyse bitmiş, yalnızca yazılması kalmış kitaplara gebeyim. Bazen baş ağrılarımın, beynimdeki doğum sancılan olduğunu düşünüyorum.

*

Bize gereken duygudaşlık değil, kendi duygularımıza hükmedecek gücü tekrar kazanmamızdır.

*

Düşünceler duygularımızın gölgesidir; ama her zaman daha karanlık, daha boş ve daha sade.

*

Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır.

*

Çektiğim işkenceyi, uykusuz gecelerimi, intiharla flört etmemi kim anlayabilirdi?

*

“Tek ödevin kendin olmaktır. güçlü ol yoksa büyümek için başkalarını kullanmak zorunda kalırsın.”

*

Bir insanın kendine karşı en büyük ödevi hakikati keşfetmektir

*

Yaşamımın bir niçini var, nasılına da tahammül gösterecek güce sahibim.

 

İlk yazılı tarihimiz: Orhun Yazıtları

Türklerin bilinen ilk alfabesi olan Orhun alfabesiyle yazılmış olan Orhun Yazıtlarına, Göktürk Yazıtları’da denmektedir. Göktürk tarafından yazılan yapıtlar Türkler hakkında geniş bilgiler vererek, Türklerin tarihini yansıttığı için önemli bir yer tutmaktadır.  Türk dilinin gramer yapısı, değişimi, devlet anlayışı, devlet yönetimi, adetleri, kültürel ögeleri ve soydaşları hakkında bilgi veren Orhun Kitabeleri, Bilge Kağan ve Kül Tigin Yazıtlarından oluşmaktadır.

Bu iki yazıtı Yollıg Tigin’in yazdığı bilinmektedir, kendisi Bilge Kağan’ın yeğenidir. Abidelerin sonsuza kadar kalması temennisini içeren sözler geçtiği için yazıtlara Bengü Taşlar ismi de  verilmiştir.

1889 yılında Moğolistan’ın Orhun Vadisinde bulunan yazıtların yazılış tarihi M.S. 8. yüzyılın başlarına dayandığı düşünülmektedir. Orhun Yazıtları II. Göktürk Kağanlığı’na ait yapıtlardır. Kül Tigin Yazıtı 732, Bilge Kağan Yazıtı 735 yılında yazılmıştır, dilbilimci Vilhelm Thomsen ve Vasili Radlof tarafından dili çözülmüştür.

15 Aralık 1893 yılında Danimarka Kraliyet Bilimler Akademisi’nde açıklanarak bilim dünyasına kazandırılmıştır.

Egzistansiyalizm (Varoluşçuluk) Nedir?

Batı edebiyat akımları içerisinde yer alan egzistansiyalizm, ilk olarak Martin Heidegger tarafından 1927’de ortaya atılmıştır. Dünyaya yayılmasını sağlayan Fransız düşünür ve romancı olan  Jean Paul Sartre’’nın benimsemesi ve edebiyata uygulamasıdır.  İkinci dünya savaşı sırasında tüm dünyaya yayılan egzistansiyalizm, insanın kendi değerlerini oluşturabileceği ve geleceğini kendisinin kurabileceğini savunan varoluşçuluk anlamına gelen bir felsefe akımıdır.

Varoloşçuluk felsefesi dört temel ilkeye dayanır bunlar;

  • Varoluş bireysel ve tektir, idelizm düşüncesinin tam tersi ve karşıtıdır.
  • Varlığın amacının araştırılmasını içinde barındırır. Varoluş sorununu temelinde taşır.
  • İnsanın içindeki olanaklardan birini seçebileceği bütünlükten oluşan varoluş, akla dayanmaktadır.
  • Varoluş görüşü daima dünyada var olma sorunsalını taşır. İnsanın diğer insanlarla olan ilişkisi, varlıklarla olan etkileşimi tarihsel bir somutluk taşır. İnsan kendi karakterini yaratarak var olabilir.

Egzistansiyalizme göre insan yaşanan olaylara ve durumlara göre en iyiyi ve en doğrusunu seçebilen bir varlıktır. İradesi, bilinci ve aklıyla insan düşünme yetisi olmayan canlı ve nesneler içinde yaşayan bir varlıktır.

Egzistansiyalizm (Varoluşçuluk) akımının batı edebiyatındaki temsilcileri

  • Jean Paul Sartre
  • Albert Camus
  • Andre Malraux
  • Simone de Beauvoir

Varoluşçuluk akımını benimseyen eserlerde karakter yoktur, çeşitli durumlarda karşı karşıya kalmış insanlar ve seçimleri vardır. Bu eserlerde insanın kendisini aşması, özgürleşerek varlığını bulma çabası işlenir.

Egzistansiyalizm, varoluşçuluk akımı edebiyatımıza Cumhuriyet döneminde girerek, temsilci olarak Yusuf Atılgan ve Edip Cansever tarafından benimsenir…

 

Kim celladına bu şerefi bahşeder!

Seni Bırakacağım

Üzgünüm ama artık devam edemiyorum. Yarım kalmasın diye, mutlu bir son hayaliyle içimde barındırdığım sevgiden gitme vakti.  Kapımın önündeki ayrılık öyle ısrarcı ki, nasıl hissettiğimi nerden bileceksin. Bu noktaya gelmezden önce nasıl kaçtığımı, hangi odalara kapanıp feryatlar kopardığımı nasıl bileceksin.

Yoruldum, yorgunluğum dilde değil anla. Zihnimdeki karıncalanma, yüreğimin mengene içindeki ezilme sesi ve umarsızca devam eden gözyaşları. Hangisi daha çok yordu dersen, ıssız gecelerin ortasında cenin pozisyonunda ağladığım anlarımı sana nasıl anlatayım.  Nerden bileceksin bu yarım hikâyenin acısını? Kan revan gölüne dönen kalbimin üstünde çıplak ayaklarınla yürürken, pınarımı kuruttun.

Sol yanımı boş bıraktırdın, ki bir tek sen kadarlık yer vardı. Soğuk ve umarsız bakışlarınla duvar gibi durdun önümde.  Ne gücüm yetti sana, nede sesimi duydun!

Çıkmazım oldun, pamuklara sardığım en büyük aldatmacaydın.  Boynuma doladığın ipek urgan elindeyken, bırakamam diye avundun.  Kim celladına bu şerefi bahşeder bir düşün. İçimizdeki bağ çözülürken, önemsiz gördüğün sevgimi kurup kurup bozdun. Kalbim attığı sürece azmettim seni sevmeye, katilim olursun dedim ama nafile kandırdın aşk diye.

Kim seni ben kadar sevebilirdi, kim ağrıyan yanını baş tacı yapar dermanını saklardı.  Bir ben, bir tek ben yara bere içinde gelirdim sana. Ellerim titrerken, ışığına tutulan pervane misali yakardım kanatlarımı.

Yemin ediyorum ki seni bırakacağım. Ciğerim pare pare olsa da, başımı al kanlar bürüse de, yıldızlarım gökten düşse de bırakacağım.  Varsın talan olup ziyan olsun yürek, kim bilecek ruhumun çürüdüğünü.  Kim duyacak sol yanımın feryadını, kim görecek buza dönen ellerimi.

Sonum olmadın, olmayacaksın. Boynumdaki urganı, kalbime geçirdiğin kapanı söküp atacağım. Tırnaklarım paralanacakmış, parmaklarım kopacakmış neyime, göz görür mü bu saatten sonra!

Seni bırakacağım, evveliyatım oldun diye hüküm süremezsin sinemde. Merhem getirme, sen bende tükenmiş bir yanıltmaca, kör bir sızı olarak kalacaksın…

 

-Semra Şenol