SEROTONİN NEDİR?

Bir diğer adıyla mutluluk hormonu.  Serotonin beynimizin salgıladığı mutluluktan sorumlu hormon olmakla birlikte acı seviyesini düşüren bir nörotransmitterdir. İyi bir uyku çekmenize de yardımcı olan Serotonin ruh halini yukarıya taşıyarak konsantrasyonu da artırır. Serotonin eksikliği ve düşüklüğü depresyon, endişe, aşırı uyku bozukluğu gibi rahatsızlıklara yol açabilir. Regl dönemlerindeki stres, düşük kan şekeri gibi durumlarının getirisi olarak serotonin düzeyinde düşüklük yaşanır.

Çoğu serotonin hormonu sindirim sisteminde üretilirken, araştırma verilerine göre serotonin seviyesini yüksek düzeye çıkaran besinler de bulunmaktadır. Ayrıca güneş ışığıyla temas edildiğinde ve egzersiz sonrasında salgılanabilir. Yapılan araştırmalara göre masajın da serotonin hormonu salgılanmasını olumlu yönde etkilediği gözlemlenmiştir.

Serotonin seviyesini yükselten gıdalar nedir?

Karbonhidrat bakımından zengin yiyeceklerin tüketimi Serotonin düzeyini arttırmaktadır. Bu gıdaların daha fazla tüketimiyle serotonin seviyesini artırmak mümkün.

1.PORTAKAL 

2.BİTTER ÇİKOLATA

3.TAM TAHILLI GEVREKLER

4.YULAF EZMESİ

5.SÜT VE SÜT ÜRÜNLERİ

 

 

 

 

 

 

Platonik Aşk Nedir?

Bu yazımızda günlük hayatta mutlaka karşımıza çıkan, bir veya bir çok kez başımıza gelen Platonik aşkı inceleyelim istedik. Kelime manasından başlayacak olursak Platonik; tensel bir geçmişi olamayan, düşsel, hep bu şekilde kalması istenen ülküsel olarak sözlükteki yerini alıyor.

Peki aşkla birleştiği anda bu düşsel duygu yerini neye bırakıyor dersiniz?

Uzman Psikoterapistlere göre Platonik aşk; bir çeşit aşk bağımlılığı, takıntılı aşk ve ilişki bağımlılığı olarak değerlendirilmektedir. Takıntılı aşk diye tanımlanan hislerde, kişi gerçek yada ulaşılması zor bir aşkı kendisine takıntı haline getirerek hayatını o kişiye göre şekillendirilmesine neden olur.

Başlarda yoğun duyguların verdiği mutlulukla takıntıyı büyüterek sosyal yaşamına dahil eden kişi, alacağı kararların önceliğini takıntısına bırakmaktadır.  Üstünden yıllar geçtikçe bağımlılık artar ve artık kişinin kendisine ve çevresine zarar verebilecek boyuta ulaşmaktadır.

Takıntıların dostu olarak kabul edilen kaygılar, zamanla kişiyi yıprattığı gibi güvensizlik duymasına da sebep olmaktadır. Uzmanlara göre kişide bağımlılık, obsesif kişilik özellikleri taşıyor ise takıntılı aşka daha sık rastlanmaktadır. Karşılıksız duygular bir süreden sonra takip etme, mesaj yoluyla haberleşmeye ve sorulara dönüştüğünde kaygılar bir üst seviyeye ulaşmış demektir.

Platonik aşk da güven yoktur, karşıdaki kişiyi kendi kafasında anlamlandırarak yücelterek farklı bir seviyeye taşımaktadır kişi. Bu sebepten kaygı eşiği de artarak stres altına girmesine neden olmaktadır. Öz güveninde sarsılma, başarısızlık, yetersizlik, ve zayıflık hissi kişiye musallat olan hisler kaygının sonucudur.

Platonik aşk yaşayanların bileceği hisleri birde liste olarak sıralayalım, bakalım bir yerden tanıdık gelen bir maddeye rastlayacak mısınız?

1. Uyandığından andan tekrar yatağa girene kadar sadece onu düşünürsün!

2. Onu başkalarıyla görmekten nefret eder, sadece uzaktan izlemekle yetinirsin!

3. Hayaller kurar, onunla sevgili olduğunuzda yapacaklarınızı düşleyerek mutlu olursun. Platonik aşkın belki de en güzel kısmı hayallerin kontrol kumandasının sizde olmasıdır.

4. Uzaktan uzağa artık her şeyini ezberleyerek, mimiklerini, jestlerini, yüz ifadesinden neler hissettiğini anlayabilecek bir konuma terfi edersin. Çünkü onu en iyi sen tanır, en iyi sen analiz edersin…

5.Kötü yanlarını görmeyi reddederek her koşulda iyi yanlarını görmeye şartlanır, onu kendinden üste kutsal bir varlık ilan edersin. Çünkü sana göre kusursuzdur ve bu dünya da bir eşi benzeri yoktur. 

Platonik aşkın insan üzerindeki özellikle kadınlar üstündeki etkisini ve yıpratıcı yönlerini yazan Filiz Aygündüz, Prens Prensesi Sevmedi kitabında gerçek duygularla yüceltilmiş duyguların çarpışmasını gözler önüne sürüyor. Bu konu hakkında yazılan güzel ve ders alıcı notların bulunduğu bir kitap, Prens Prensesi Sevmedi!  Platonik aşka düşen, bu takıntıdan bir türlü kendisini alıkoyamayan kişilerin mutlaka okuması geren bir eser.

 

 

İstanbul’a Bu güne Kadar Verilen İsimler Nelerdir?

  1. Ağrandone
  2. Aleksandre
  3. Alma Roma
  4. Alyana
  5. Anthusa
  6. Antonia
  7. Âsitâne
  8. Beldetü’l-tayyibe
  9. Bizantion
  10. Cezîre-i heft cebel
  11. Constantinople
  12. Çakdurkan
  13. Çar’gorod
  14. Çezar şehri
  15. Dârû’l-hilâfe
  16. Dârû’l-islam
  17. Dârû’l–mülk
  18. Dârü’s-saltana
  19. Der-aliyye
  20. Der-i devlet
  21. Dersaadet
  22. Granduye
  23. Herakliyan
  24. İslâmbol
  25. İstanbul
  26. İstimboli
  27. İstinpolin
  28. Kalipolis
  29. Kanaturye
  30. Konstantina el-uzma
  31. Konstantiniyye
  32. Konstantinopolis
  33. Kospoli
  34. Mahmiyye-i grand
  35. Mahrûsâ-i İstanbul
  36. Makedonya
  37. Megalipolis
  38. Miklagrand
  39. Neas romes
  40. Nor-hormn
  41. Nova roma
  42. Pây-i taht-ı saltanat
  43. Poli
  44. Polin
  45. Roma bizanti
  46. Roma constantium
  47. Sakalye
  48. Sitanbûl
  49. Südde-i saadet
  50. Şehr-i âzâm
  51. Taht-ı rûm

ATATÜRK VE EDEBİYAT

Savaş meydanında gösterdiği muazzam önderlikle birlikte, sanatın ve sanatçının daima yanında yer alan Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatından edebiyatı dinleyelim istedik.

Kendi sözleriyle edebiyat için şu sözleri sarf eden Atatürk; “Edebiyat denildiği zaman şu anlaşılır: Söz ve manayı, yani insan dimağında yer eden her türlü bilgileri ve insan karakterinin en büyük duygularını, bunları dinleyenleri veya okuyanları çok alakalı kılacak surette söylemek ve yazmak sanatı.Bugün içindir ki edebiyat, ister nesir halinde olsun, ister nazım şeklinde olsun, tıpkı resim gibi, heykeltraşlık gibi, bilhassa musiki gibi, güzel sanatlardan sayıla gelmektedir.” demiştir.

Kelimelerin insan üstündeki etkilerine inan Atatürk’ün bizzat kendisini kaleme alarak Türk Milletine armağan ettiği o eşsiz eser ‘Nutuk’ da edebiyatın gücüne değinmiştir.

Askerlik hakkındaki anılarını kaleme alan Ulu önder Atatürk, “Beşeriyette en müspet ilim ve en ince teknik esaslarına dayanan hayatla ve kanla karşılaşmak kendileri için alında yazılı olan askerlik gibi yüksek bir idealist meslek dahi, kendini içinde bulunduğu topluma anlatabilmek ve bu büyük insanlık ve kahramanlık yolculuğuna hazırlayabilmek için, uyandırıcı, hedefleyici, yürütücü ve nihayet fedakar ve kahraman yapıcı vasıtayı edebiyatta bulur.” diyerek askerlik kadar yüce bir görevi yanında edebiyatında azımsanamayacak bir değer olduğunu belirmiştir.

“Edebiyatın, her insan ve cemiyeti, bu cemiyetin hal ve geleceğini koruyan ve koruyacak olan her kuruluş için esaslı eğitim araçlarından biri olduğu kolayca anlaşılır…” 

Bir ulusun diliyle ve kültürüyle kalkınabileceğine inanan Atatürk, Cumhuriyetin ilanı (29 Ekim 1923)’den 9 yıl sonra Türk Dil Kurumu (TDK) 1932’de kurulmuştur.

Savaş meydanında dahi kitap okumaktan vazgeçmeyen Ata’mızın zengin bir kütüphanesi mevcuttu. Yaptığı çeviriler, yazdığı bilimsel kitaplarla Türk halkını sadece savaşta değil, ilim ve bilim ışığında da ilerletmeyi başarmıştır.

Yanından ayırmadığı, defalarca okuduğu halde bir kez daha okumaktan sıkılmayacağı bir kitap vardı ki, şüphesiz gönlünde ayrı bir yeri vardı.  Bahsi geçen bu kitap; Reşat Nuri Güntekin’in “Çalıkuşu” eseriydi.

 

ATATÜRK’ÜN KADINLARA SAĞLADIĞI HAKLAR VE DÜŞÜNCELERİ NELERDİR?

Vatanı ve Milletini çetin yolların zorluğuna rağmen, Cumhuriyet ışığıyla taçlandıran bir liderdir Atatürk. İdealleriyle, halkına duyduğu inançla memleketini kara bulutların esaretinden kurtarmaya ant içmiş bir askerdir yanı sıra.

O ki; savaş meydanlarında korkusuzluğu, aklı ve ilmiyle cahilliğin korkulu rüyası, ileri görüşlülüğü sayesinde inkılapların önderidir.

Saltanatı kaldırma gibi dönemin en büyük görevini yerine getiren, yerine Laik bir ulus olmanın kazancını tadacağımız Cumhuriyet’i kuran Atatürk; bir liderden fazlasıdır.

95 yıl önce bu gün verdiği kararla Cumhuriyet’i kurdu, halkına seçme ve seçilme hakkı tanıdı. Türk Milletini genci, yaşlısı, erkeği, kadını diye ayırmadı. Hatta Kadınlarına yapılan haksızlığa karşı çıktı, o dönemin şartların da kadınlara karşı olan geri kafalı zihniyete isyan etti.

Cumhuriyet’in ilanıyla (23 Ekim 1923) bir çok devrim ve inkılaba imza atan Ata’mız, ülkesinin kadınlarını unutmadı. Onlara hak ettiği saygıyı ve değeri geri verecek yeniliklerde bulunmuştur. Ki dönemin Osmanlı ve Çağdaş ülkelerinde kadının toplumdaki statüsü ve siyasal hakları bulunmazken.

“Şuna inanmak lazımdır ki, dünya üzerinde gördüğümüz her şey kadının eseridir” diyen Atatürk, Kadınlara verdiği değer ve haklarla toplumdaki yerini sağlamlaştırmıştır.

Atatürk’ün Kadınlara verdiği Haklar;

1924 – Eğitim ve Öğretim Hakkı

1925 – Kılık Kıyafet Kanunu

1926 – Medeni Kanun ile kazanılan haklar

1930 – Seçme Hakkı

1933 – Muhtar Seçilme Hakkı

1934 – Seçme ve Seçilme Hakkı

Bir de mükemmel sözleri ve düşünceleriyle Kadınlar hakkında ki izlenimlerini öğrenelim.

“Dünyada hiçbir milletin kadını, milletini kurtuluşa ve zafere götürmekte, Anadolu kadınından daha fazla çalıştım diyemez”.

“İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan oluşur. Kabil midir bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki bir cismin yarısı toprağa bağlı kaldıkça, öteki yarısı göklere yükselebilsin?”

“Kadınımızın, kızımızın yeri medeniyetin emrettiği, medeniyetin getirdiği yeniliklerin yeridir…”

“Belki erkeklerimiz memleketi istilâ eden düşmana karşı süngüleriyle, düşmanın süngülerine göğüs germekle düşman karşısında buldular. Fakat erkeklerimizin teşkil ettiği ordunun zayıf kaynaklarını kadınlarımız işletmiştir. Memleketin var olması imkânını hazırlayan kadınlarımız olmuştur ve kadınlarımız olmaktadır.”

“Bu millet esas terbiyesini aileden almaktadır. Türk milleti öyle analara sahiptir ki her bir devrin büyük adamlarını bu analar yetiştirmiştir. Türk kadını daha büyük nesiller yetiştirmeye kabiliyetlidir”.

“Bazı yerlerde kadınlar görüyorum ki, başında bir bez, peştamal veya buna benzer bir şeyler asarak yüzünü, gözünü gizler ve yanından geçen erkeklere karşı arkasını çevirir veya yere oturarak yumulur. Bu tavrın manası neye delalet eder? Medeni bir millet anası, bir millet kızı için bu garip şekiller, bu vahşi vaziyet nedir? Bu hal milleti çok gülünç gösterir ve derhal düzeltilmesi lazımdır”. (1 Eylül 1925)

“Bir toplum, cinslerden yalnız birinin yüzyılımızın gerektirdiklerini elde etmesiyle yetinirse, o toplum yarı yarıya zayıflamış olur. Bizim toplumumuzun uğradığı başarısızlıkların sebebi, kadınlarımıza karşı ihmal ve kusurdur.”

 

YOL GÖSTERENİM OLMALIYDIN!

Bak yine konuşuyorum seninle, küssem de darılsam da susamıyorum sana. Anlatmayınca içimde biriken sözler ulaşamayacağım yüksekliklere kaçıyor, yine rahat edemiyorum. Elzem bir ihtiyaç sana dert yakınmak, kötü bir alışkanlık.Bu huyumu sevdiğimi söyleyemem, küçük bir çocuk gibi dizlerim sıyrıklarla doldukça soluğu yanında almaktan hoşnut değilim.

İrademe biraz sahip çıkabilmem mümkün olsaydı belki de bunca hatanın merkezinde oturuyor olmaz, kendimden başka bir suçlu arayışına çıkmazdım. Affedici olmamız gerekir esasen, keşkelerle, kinlerle kirletilmiş söylemlerin faydasızlığını bizzat kendimden biliyorum.

Ve kimler geçip gitti yanımdan, aklımda kalanıyla yalnızlığıma ortak olanıyla büyüdüm.
Öyle ki, bir gecenin ardında bıraktım çocukluk düşlerimi. İntizar etmek benim işim değil, hafızamı defter gibi tutup gideni kalanı not düşmüyorum.

Ama sen, yol gösterenim olmalıydın.
Bunu istemeye hakkım da vardı, dünya da ayrılmayacak tek bir bütünlük bağı var.
Ve sen buna karşı isyan çıkarıp beni yapayalnız bırakman gerektiğine karar verdin.
Sevgi değil bu, düşüncesizlik !
Sonuna kadar yanımda, her hatamın sonunda, yanlış seçimlerimin ortasında beni bekliyor olmalıydın.

Beni büyük bir bozguna uğrattın, şimdiyse duyduğundan asla emin olmayacağım methiyeler düzüyorum sana bu çatı katından.
Mahalle sakinleri canhıraş bağırmalarımı deliliğe vurdurarak, yok sayıyorlar beni.
Sen!
Beni öyle bir duruma soktun ki; ah etsem kan damlıyor dilimden, göklere diyarlara sığmıyor müşkülpesentliğim.

Anne,

Eğer sesimi duyuyorsan, bil ki izini sürmeyeceğim.
Ayaklarımla çıktığım bu çatı katını merdivenleri kullanarak aşağıya ineceğim.
Kolay yolu seçen sen gibi sırtımı yere, yüzümü gökyüzüne dönüp atlamayacağım boşluğa.
Ben senin kızın değilim, sen kadar korkak ve zalim değilim.
Olmayacağıma yemin ediyorum!

Büyük konuşma, hayat bu derler ya. Aleyhime dönen her zorluğu acizliğime verip tırsarak geri adım atmayacağım.
Daha A harfini doğru düzgün çıkaramazken kalemden, biraz erken değil miydi intiharın?
Ki sen, benim güzel derbederim
Kahpelik sıfatına büründürenlere inat, beni saflığında büyütemez miydin?

Yük olur muydum sana sanıyorsun yada hor görebilir miydim seni ?
Hemde bu denli katıksız ve şartsız severken!

Bülbülü öldürmek gibi bir şeydi, boş yatağında sıcaklığını aramak. Her canım yandığında, en basitinden gözüme toz kaçtığında ‘Annecim’ diye yakınmak.

Beni eli boş, yüreği perişan,ellerimi ayaz soğuklarda bıraktığına değmiştir umarım.
Şayet seni asla affetmeyecegim derbederim.
Gelip gelip, bu son noktadan sana bağırmaya devam edeceğim.
Bu gün ölüm yıl dönümün, pasta üflemeli bir kutlama düzenlemek yerine avazım çıktığı kadar bağıracağım sana.

Olduğum yerde gözlerini kapatışına binlerce kez küfredecek,
Bir daha asla saçlarımı uzatmayacağım.
Bu da benim intikamım Anne, seni içimde asla öldürmeyeceğim!…

Semra Şenol – GERİDE KALAN MEKTUPLAR

AĞLARSIN NEME LAZIM!

Gecenin bu saatinde, aklımın kibrit çöpü kararlılığıyla,
Sana kahırlı, bir o kadar da safsata methiyeler düzerdim.

Amma dinlerdin, amma dinlemezdin.
Ses tellerim çıkana, izmaritim yanana dek,
Garabet düşlerimden bir kubbe mırıldanırdım, özlem nakaratıyla.

Hoş, sen benim şarkılarımı beğenmezsin.
Benim repertuarım da ayrılık gülleri açar,
Sözcüklerin yaprakları dikenlidir.

Canın yanar, dokundukça,
Ağlarsın neme lazım.
Yutkunamazsın, dimağında tekrar edersin küllü melodilerimi,
Andıkça arkamdan kin tutar, zayıf kalbin…

Semra Şenol

SAFLIKTI VEYAHUT HAZİN BİR HATA!

SAFLIKTI VEYAHUT HAZİN BİR HATA!

Bir sabah yanımda bulamayacağım seni, hazır olmamı beklemeyeceksin.

Penceremden süzülen güneş ışıklarına cılız bir veda sürüp, öylece müsterih halinle çekip gideceksin.

Geceden koyacaksın aklına terk edişi, iflah edilmez bir ıstırap da duyacaksın hani!

Verilen sözler bağlayacak önce seni, sonra geleceğin vaatleri yapışacak ayaklarına.

Yine de mani olmaya yetmeyecek gidişine.

İç çeke çeke, kurşun misali vuracak kalbini başka şehirlerin sarı hasreti.

Kelimelere sırt vermiş aşklara inanmazdın, melankolikti vadesi tükenmiş ölümlü aşklar.

Müptezel bir hayaldi aynı kişiyle toprak olabilmek,

Saçlarına bile değmezdi, sonbaharın riyakar hicranı.

Göğsünde yanan gitmelerin verdiği tazelikten ibaretti, geride kalan bensem, durmak yakışmazdı.

Durmadın da!

Gitmeler düğüm düğümdü boğazında, elveda diyemeyecek kadar yolu yarılamıştın.

Canından can çıkarcasına sevmek bana göreydi,

Saflıktı, veyahut hazin bir hataydı.

Kalbime zehreden lekelerim vardı, dokunmaya kıyamadın.

Ama gitmeden de yapamadın! 

Biliyorum, bitmiş bir yolun sonunda dikiliyorduk her ikimizde. 

Bende gidecek cesaret yoktu, sensizliğin derin çukurlarını göğüsleyecek metanet de değildim. 

Dolmayan yerini anlatamazdı utanmaz dilim, 

İlk başlarda kabullenmeyecek , her nefeste evde bir eşyanı arayacağım.

Elim sürekli kalan ya da unuttuğun kıyafetlere gidecek, içinde bir yerde saklı olan kokunun izini süreceğim. 

Ama bu da yeterli gelmeyecek, asıl gitmiş olduğunu bana kanıtlayan,

Boş yatağın ve yastığın anlatacak yokluğunu. 

Eğer bir daha gitmek hasretine düşeceksen ilk evvela çarşafları, yastık kılıflarını götürmelisin yanında. 

Üstünden kalkan sorumluluk ağırlığı hafiflediğinde, 

Bileceksin gerçekten bu sefer bittiğini.

Sana göre olmayan bağımlı sevmelerin telaşlı paniğini atacaksın omuzlarından. 

Beni sabahı ziyan, gecesi katmer karanlıklarda unutup,

Sarı şehirlerin refahına kavuşacaksın…

Semra Şenol

Nesin Soyadıyla Kendisini Sorgulayan Yazar Kimdir?

Ömrüne sığmayan adam; Aziz Nesin, yaşamı boyunca yazdıkları, arşivledikleri notlarla tanıklık ettiği dönemi kayıtlar altına alan bir gazetecidir. 1915 yılında Giresun’da gözlerini yaşama açan Aziz Nesin, aynı zamanda 1972’den bu yana hizmetlerini sürdüren Nesin Vakfının kurucusudur.

Aziz Nesin mizah, kısa öykü, tiyatro oyunu ve şiir dallarında eserler veren yazar yurt içinde ve yurt dışında bir çok ödüle layık olmuştur.

Çocukluk dönemiyle ilgili gelen bir soruya;

“Çocukluğumu hiç yaşamadım. Çember çevirmedim, zıpzıp, bilya alamadım elime. Uçurtma uçurmadım. Hiç, hiçbir şey… Çocuk olmuş tek günüm yok yaşamımda…” cevabını vererek hayatının o kısmında neler hissettiğini bir nebze insanlarla paylaşmıştır.

Kendi döneminde okuma yazmanın zorluğunu şu sözleriyle ifade ediyor Aziz Nesin;

“1926’da Darüşşafaka’nın giriş sınavını 100 çocuk kazanmıştık. Aklımda kaldığına göre okula 30 çocuk alacaklardı. Bahçede, merdiven dibinde kura çekiliyordu. Çocuklar gelip elini torbaya sokuyor: Boş!.. Boş!.. Boş!.. İlk doluyu ben çekmiştim. Şimdi düşünüyorum, acı acı düşünüyorum! Ya boş çekseydim? Belki okuryazar bile olamazdım, şimdi yoktum.”

Soyadı Kanunu çıktığında soy ismini Nesin olarak seçen yazar, bu konuyla ilgili olarak hikayesini kendi sözleriyle anlatıyor.

“1934 yılında soyadı kanunu çıktı. Herkes kendisine soyadını kendisi seçtiği için, insanların bütün gizli aşağılık duyguları ortaya çıktı. Dünyanın en cimrileri ‘Eli açık’, dünyanın en korkakları ‘Yürekli’, dünyanın en tembelleri ‘Çalışkan’ gibi soyadları aldılar. Her türlü yağmada hep sona kaldığım için, güzel soyadı yağmasında da sona kaldım. Bana, ortada böbürlenebileceğim bir soyadı kalmadığından, kendime ‘Nesin’ soyadını aldım. Herkes ‘Nesin’ diye çağırdıkça ne olduğumu düşünüp kendime geleyim istedim.”

Zengin olmak amacı gütmeden yazar olmayı seçtiğini söyleyen Aziz Nesin, üsteğmen olarak orduda görev almıştır. Gerçek adı olan Nusret Nesin yerine babasının ismi olan Aziz takma adını kullanarak dergilere öyküler göndermiştir. Ve zamanla Nusret ismi Aziz olarak gerçek adını örtmüştür.

Yazarlık hakkında söyledikleriyle kendi yolunu nasıl ve şekilde çizgini şu sözlerle anlatmıştır.

“Yıl, 1944… Profesyonel yazarım artık, kalemimle geçiniyorum. Sedat Simavi’nin Yedi Gün ve Karagöz’ünde çalışıyorum. İyi ki mutlu bir tesadüfle asker olabildim de okuma olanağı elde ettim, hiç değilse böylece yazar olabildim. Yoksa yazar olmak isteyip olamamış, ama kendini yazar sanan, doyumsuzlukları ve aşağılık duyguları yüzünden o dünyanın en kötü insanlarından biri olacaktım. Yazar olayım diye, askerlikten kurtulmak için yıllarca çırpınışlar… 8 yıl doğu ve batı sınırlarımızda görev. O koşullar içinde havaya uyarak erkenden evlilik. Askerlikten mahkeme kararıyla çıkarılıp 3 ay 10 gün cezaevinde kaldıktan sonra, işsiz ve parasız kaldığım gün, zengin olma yoluna değil yazar olma yoluna girmiştim.”

Yazar 1995 de geçirdiği kalp krizi sonrası hayata gözlerini kapatan Aziz Nesin, vasiyeti üzerine kurucu olduğu Nesin vakfının bahçesine yeri belli olmayacak şekilde gömülmüştür…

Eski Sevgili Nedir, Nasıl Unutulur?

Ayrılıklar araya girdiğinde biten ilişkilerin ardında kalanlar bir kadın ve erkekten fazlası oluyor kimi zaman.  Anılar ve paylaşılmış ortaklıklar boynu bükük dökülüyor ortalığa.  Yatağın bir kısmı boşalıyor öncelikle, devamında gardırobun sıkışıklığı bollaşıyor kıyafetler ekilirken. Diş fırçalarına da vuruyor ayrılık, ev iki kişilik mülkiyetten tekliğe terfi ediyor.

Peki bu sancı ayrılık sonrasında paylaşılan onca güzel an, ses seviyesini yükselten tartışmalarda unutulup silinebiliyor mu?  Biten ilişki ardından unutmayı ve yola devam etmeyi sağlayan çıkış noktaları var mı?

Eski Sevgili Nedir?

Miadını doldurmuş, kaybedilmiş savaş askeri demektir.  Bu tanımlama, kimine göre yanlış kimine göre tam ikiden bir  tespit vuruşu olabilir. Aslında eski sevgili terimi kişiye göre farklılık gösteren cevapları bünyesinde bulunduran bir tanımlama.

Yaşandı bitti diyerek, yüzüne söyleyemediklerinizi arkasından saydırarak, ya da hiç konuşmadan unutulmaya terk edilerek karşılanabilir eski sevgili.

Artık hayatınızda yeri olmayan kişidir Eski sevgili.

Okunup rafa kaldırılan bir kitap,

Fotoğraflardan çıkarılan, bitmiş bir hikayedir artık.

Eski Sevgili Nasıl Unutulur ?

Öncelikle ilişkinin artık bu dönemeçten sonra kurtulamayacağını, bittiğini kabullenmelisiniz.  Can Yücel’in de dediği gibi ” Gittin mi büyük gideceksin! Ayrılık bile gurur duyacak seninle” satırlarını hatırlayacaksın.  Giden gitmiştir, gittiği gün bitmiştir diyeceksin kalbine.

Ama “Unutmam lazım, unutmalıyım” diyerek gereklilik kipi kullanmayacaksın zihnine. Şartlayarak, emirler vererek beynine söz dinletemezsin. Dahası o kişi etrafına düşüncelerinizi indeksleyip unutma şansınızı aza indirgemiş olursunuz.

“Unutursam iyi olur” diyerek kalbinizi ve beyninizi baskıdan kurtarın.

Çivi çiviyi söker mantığıyla yürümeyin.

Bu mantıkla yola devam etmek yanlış bir tutum sergilemektir, çivi çiviyi söker ama geride delik kalır unutmayın. İstemsiz olarak eskiyle yeniyi kıyaslamaya, kişiler arasındaki farklara takılıp kalmanıza sebep olur. bu da yeni ilişkinizin ister istemez yıpranmasına, sorunların baş göstermesine neden olur.

Kararlı olun!

Geri dönecek vaadiyle beklentiye girerek kendinize eziyet etmeyin. İlişkinin tamamlanmış süresi artık ikinizin de farklı yollarda yürümesi gerektiğini gösterir. Geri kalarak, gidenin dönmesini beklemek ancak sizi üzer ve kırar. Fotoğraflara bakmayı bırakıp, sosyal medyadan an be an ne yaptığını izlemeyi bırakın. Ayrılık vedayla noktalandığında sizde kendinize ait yol rotasını çizebilmelisiniz. Onunla karşılaşma olasılığı yaratarak yaranızın üstünde tepinmeyin.

Bırakın zaman içinde kalbiniz yükünden yavaş yavaş kurtulsun.  Sarıp sarmalansın, eski cerahatlerini eski sevgilinizi takip ederek kaşımayın…