Wabi-Sabi Nedir?

Japonca bir yaşam felsefesi olan Wabi-Sabi, 16. yüzyıldan bu yana varlığını sürdürerek bu güne kadar gelmiştir. Wabi kısaca kusurlu, doğal olanın güzelliği anlamına gelirken, Sabi eskimiş, kullanılmış olanın güzelliği anlamına gelmektedir. Budistlerin varoluşun üç işareti olan özgüven, boşluk ve anlamsızlık, ızdırap türetilerek bir yaşam stili haline getirilmiştir.

Bir yaşam tarzı haline gelen wabi-sabi, insana özgürce düşünmeyi, hissetmeyi, kurallar olmaksızın küçük ayrıntıları görmeyi öğretir. Dahası doğayı, hüznü, sevinci, mutluluğu, yaşanan her şeyi duygulara dönüştürmeyi amaçlıyor.

Daha derinlemesine bakıldığında Wabi ruhani bir yolu tanımlarken, Sabi nesnelerin barındığı güzelliği, estetiği ve nesnelerin sanatını simgeliyor.

Wabi-sabi birleştiğinde ise ortaya çıkan anlam; nesnelerin alışılmadık, kusurlu güzelliği olarak betimlenebilir.

Yaşam felsefesi olarak hayata empoze edilen Wabi-Sabi küçük ayrıntıların farkına vararak, kusurları da estetik bir bakış açış açısıyla görebilmeyi amaçlar.

Lolita Lakaplı Sally Horner’in Trajik Öyküsü Nedir?

Rus asıllı Amerikan yazarı Vladimir Nabokov’un ünlü eseri Lolita, edebiyatta pornografiye yer vereni pedofiliyi de içinde barındıran bir kitap olmakla birlikte tamamen gerçek bir öykü.

Lolita kitabı 1955’de az bilinen adıyla Beyaz Irktan Bir Erkeğin İtirafları olarak yayınlandığında oldukça ses getirerek, 1962’de Stanley Kubrick tarafından Lolita ismiyle beyaz perdeye de uyarlanmıştır.

Dönemin kültür değerleri gereğince epey sarsıcı olan kitap ve film topluluğun dikkati üstüne çekerken, 11 yaşındaki bir kız çocuğunun pedofili bir adam tarafından 21 ay boyunca zorla alıkonulmasını işlemiştir. Kitap kapağında kullanılan davetkar resmin durumun uygunluğu nedeni ile toplumda oldukça infial uyandırmış ve yargılanmıştır.

Edebiyatın ünlü romanlarından biri olan Lolita isimli eser ne yazık ki gerçek bir yaşam hikayesinden esinlenerek yazılmıştır. Bir çocuğumuzun ilk defa duyacağı Sally Horner, henüz 11 yaşında iken Frank La Salle tarafından kaçırılmıştır.

Frank La Salle 52 yaşında orta yaşlarının sonuna gelmiş bir tamirci olmasına rağmen çevresinde çocuk istismarcısı olarak tanınıyordu. Hapisten çıkıp New Jersey’e yerleşerek kendine yeni bir yaşam kurmayı planlayan La Salle, sapkın tutkularına gem vuramayarak 1948’de Sally Horner’i takıntı haline getirdi.

Okul çıkışında Sally Horner isimli kız çocuğunu FBI ajanı olduğunu söyleyerek peşinden gelmesine ikna eden La Salle, kız çocuğunu korkutarak onu takip etmeye zorladı.

Çocukluğunun masumluğuyla ürken ve korkan Sally, La Salle’nin onu aldattığını düşünemeyecek yaşta olmasıyla peşinden gider. Küçük kızı zorla 2 yıla aşkın yanında alıkoyan adam Kaliforniya, Dallas, Baltimor gibi ziyaret ederek etrafındaki insanlara Sally’nin kızı olduğunu söyleyerek seyahat ederler.

Kızı yalanına rağmen gözünün önünden ayırmadığı Sally’nin üzgün ve korkmuş halinden şüphelenen bir otel misafiri durumun tuhaflığını fark eder. Uygun bir anında Sally’inin yanına yaklaşarak nasıl olduğunu ve neden korkmuş göründüğünü sordu.

İyilik sever otel misafirden yardım isteyen Sally, ailesini aramak ve onlara kavuşmak istediğini anlattı. Polisleri arayarak küçük kızın kurtulmasını sağlayan otel misafiri sayesinde La Salle tutuklanarak cezaevine atıldı.

Ailenin yanına dönen Sally 21 ay boyunca maruz kaldığı trajik olayları, cinsel istismarı, aşağılanarak korkutulduğunu, zorla alıkonulduğunu, başından geçen tüm hikayeyi anlattı.

Bu acıklı ve trajik hikayenin devamında hakimin ahlaki açıdan cüzzamlı olarak sıfatlandırdığı La Salle 35 yıllık mahkumiyete çarptırıldı.

Pedafolli adamın hapse atılmasının üzerinden iyi yıl sonra trafik kazasında hayatını kaybeden Sally Horner, yürekleri dağlayan hikayesiyle Lolita isimli kitap da yer aldı.

Hapse atıldığı günden bu yana Sally’nin mezarına hafta da bir çiçek yollayacak kadar takıntılı olan La Salle’de mahkumiyetinin 16. yılında hapishanede vefat etti.

Aşkın Ömrü Kaç Yıldır?

İnsanlık tarihinin en önemli konularından biri olan Aşk, varlığı hep tartışılan, kişilere göre değişen bir olgudur. Üstüne nice eserin yazıldığı, nice şarkıların bestelendiği, bir çok kişinin ise hayallerinde olan bir duygudur.

Bilim adamlarının da üstünde durduğu aşk hormonal bir değişiklik olarak görülmektedir. Yaptıkları araştırmalar sonucunda aşkın ömrünü 2.5 yıl olarak belirleyen uzmanlar, aşkın 1.5 saniye de oluşabildiğini belirtmişlerdir.

Aşkı geçici bir delilik hali, akıl tutulması olarak gören uzmanlar, aşık olduğumuzda beynimizde 12 merkezin aynı anda çalışmaya başladığını da not olarak düşmüşlerdir.

Aşkın beyinde meydana geldiğini söyleyen bilim adamları, aşkın görsel bir anla başladığını söyleyerek, kalp çarpıntısına dönüştüğünü ifade etmektedirler.

İnsanlar aşık olduğunda vücutlarında salgılanan Dopamin, mutluluk veren bir horman olmakla birlikte kişiyi heyecanlandırmaktadır.

Yükselen hormonların ölçümlerini ve beyin görüntülemelerini yapan araştırmacılar, 2.5 yıl içinde hormonların düşmeye başladığını gözlemlemişlerdir. Bu süre zarfında hormonların düşmeye başlamasıyla o delilik halinin bittiğini ve heyecanın da geçtiğini belirtiyorlar.

Aşk acısına ise farklı bir yorum getiren uzmanlar, aşk acısının sadece ruhsal değil ayrıca fizyolojik etkileri olan bir ağrı olduğuna değiniyorlar…

Milena’ya Mektuplar Kitabından Alıntılar

Fnanz Kafka’nın büyük bir aşk beslediği, sevgisini usta kalemiyle mektuplara nakşettiği kadın Milena Jenenska!

İki yıl boyunca mektuplaşarak edebiyat tarihine geçecek bir aşka tanıklık eden Kafka ve Milena,’dan geriye sadece mektuplar kalmıştır. İki yıl boyunca mektuplaşmalarına rağmen ancak iki kez buluşma şansı bulabilmişlerdir.

Nedeni ise Milena’nın Ernst Pollak ile evli olmasının yanında Kafka’nın da
Julie Wohryzeck ile nişanlı olmasıdır.

Milena’nın isteği üzerine mektupları yakılmış olsa da bu gizli aşktan geriye Kafka’nın yazdığı mektuplar kalmıştır. Ölümünün üzerine en yakın dostu tarafından kitap haline getirilen mektuplar, günümüzde hala okunan Milena’ya Mektuplar eserine can vermiştir.

Daha önce okuma fırsatı bulamayanlar için Milena’ya mektuplar’dan altıntılar;


“Milena, sen başkaydın. Hasta bir adamı sevecek kadar hastaydın!”

“Evet, seni seviyorum budala! Tıpkı denizin, kendi dibindeki bir çakıl taşını sevmesi gibi… Evet, işte sevgim seni böyle kaplıyor! Ve Tanrı izin verirse, senin yanında bu kez ben çakıl taşı olacağım…”

” Kalbimin içerisinde sen varken her şeye katlanabilirim. “

” Yanımda yürüyordun Milena, düşünsene, yanımda yürümüştün! 
aşık biri için ne büyük nimet değil mi? “

” Ah, Milena Ah! Üstümdeki paltoyu dahi taşımaya üşenirken ben, bu dünyanın yükünü sırtımda nasıl taşıyayım?”

“..Bak Milena, ‘En çok seni seviyorum.’ diyorum, ama gerçek sevgi bu değil belki, ‘Sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi deşiyorum o bıçakla’ dersem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki.
Ve yazdıklarımın devamı olarak Milena, kalbimde sen varken her şeye katlanabilirim..”

Fernhweh Nedir?

Kökeni Almanca olan Fernhweh; kişinin daha önce gitmediği, duymadığı hatta var olmayan yerlere özlem duymasıdır.

Uzaklara hasret duyulmak olarak tabir edeceğimiz bu kelime, kişinin yaşadığı yerden çok uzaklara gitme isteğiyle ortaya çıkmaktadır.

Günlük yaşantımızda rölantide giden yaşantımızın sıkıcı ve tekdüzeliğinden sıkılan insan oğlu, daha önce keşfetmediği yerlere gitme dürtüsüne kapılmaktır..

Fernhweh Sendromu bir çeşit her şeyi arkada bırakıp kaçma dürtüsü olarak tanımlanmaktadır. Bu gibi durumlarda mücadele vermek isteğinden yoksunluk çekerek, yeni yerler keşfetme isteği kaçınılmaz olmaktadır…

Erkeklerin Kadınlardan Duymak İstemediği Sözler Nedir?

Erkek ve Kadın taban taban zıt, aynı zamanda birleştiğinde bir bütünü oluşturan iki farklı kutuptur. Günümüz ilişkilerinde erkeklerin kadınlardan asla duymak istemediği ve kaçındığı sözler vardır.

Erkeklerin duymaktan korktuğu sözleri sizler için derledik, bakalım erkeklerin duymaktan hoşlanmadıkları sözler neymiş?

1- Bu gece olmaz başım ağrıyor.

Evli erkeklerin eşlerinden duymayı en haz etmedikleri söz, baş ağrısıdır. Muhakkak erkek açısından hoş karşılanmayan bu sözün manası, iki tarafında aynı yatakta birbirlerine dokunmadan yatacakları anlamına gelmektedir.

2- Bu gün bende bir farklılık görüyor musun?

Kadınlar giyim tarzlarında veya saçlarında sürekli bir değişime giderek kendilerini yenilemeye bayılırlar. Ve birlikte oldukları kişininde bunu hemen fark etmesi ve yorumda bulunmasını istemektedir. Aksine erkeklerin ilgi alanına girmeyen bu aktiviteler kolayca ilgilerini çekmez.

3. Sende kendini adam mı sanıyorsun?

Eh kimse ne karakterini ne de tavırlarının sorgulanmasından hoşlanmazlar. Özellikle de erkekliklerinin bir tartışma esnasında sorgulanması onlar için oldukça onur kırıcıdır.

4. Beni seviyor musun?

Erkekler kadınlar kadar sevgilerini kolaylıkla ifade edemezler. Sevildiğini ve beğenildiğini duymak isteyen kadın, bu tarz sorular sorduğunda erkekler doğal olarak kasılarak memnuniyetsiz olmakta. Erkekler sevgilerini sözle değilde tavırlarından ve davranışlarından anlaşılmasını isterler.

5. Ailem seninle tanışmak istiyor

İlişki artık rayına oturduğunda kadınlar erkek arkadaşlarını ailesiyle tanıştırarak, ilişkilerine bir ad koymak ister. Bazı erkekler ise ciddi ilişkilerden kaçınırken, sorumluluk almaktan korkarlar. Aileyle tanışma faslı da onlar için bayağı bir korkutucu olabilir.

KALDIRIMLAR – Necip Fazıl Kısakürek

I

Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında; 
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.

Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık; 
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık; 
Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.

İçimde damla damla bir korku birikiyor; 
Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler…
Üstüme camlarını, hep simsiyah, dikiyor; 
Gözüne mil çekilmiş bir âmâ gibi evler.

Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi; 
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi; 
Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.

Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta; 
Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum! 
Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta; 
Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum!

Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim, yol gitsin; 
İki yanımdan aksın, bir sel gibi fenerler.
Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin; 
Yolumun zafer tâkı, gölgeden taş kemerler.

Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim; 
Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları! 
Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim; 
Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları.

Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya; 
Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi.
Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir uykuya,
Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi…

II

Başını bir gayeye satmış bir kahraman gibi,
Etinle, kemiğinle, sokakların malısın! 
Kurulup şiltesine bir tahtaravan gibi,
Sonsuz mesafelerin üstünden aşmalısın!

Fahişe yataklardan kaçtığın günden beri,
Erimiş ruhlarınız bir derdin potasında.
Senin gölgeni içmiş, onun gözbebekleri; 
Onun taşı erimiş, senin kafatasında.

İkinizin de ne eş, ne arkadaşınız var; 
Sükût gibi münzevî, çığlık gibi hürsünüz.
Dünyada taşınacak bir kuru başınız var; 
Onu da, hangi diyar olsa götürürsünüz.

Yağız atlı süvari, koştur, atını, koştur! 
Sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları.
Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur…
Ne senin anladığın kadar, kaldırımları…

III

Bir esmer kadındır ki, kaldırımlarda gece,
Vecd içinde başı dik, hayalini sürükler.
Simsiyah gözlerine, bir ân, gözüm değince,
Yolumu bekleyen genç, haydi düş peşime der.

Ondan bir temas gibi rüzgâr beni bürür de,
Tutmak, tutmak isterim, onu göğsüme alıp.
Bir türlü yetişemem, fecre kadar yürür de,
Heyhat, o bir ince ruh, bense etten bir kalıp.

Arkamdan bir kahkaha duysam yaralanırım; 
Onu bir başkasına râm oluyor sanırım,
Görsem pencerelerde soyunan bir karaltı.

Varsın, bugün bir acı duymasın gözyaşımdan; 
Bana rahat bir döşek serince yerin altı,
Bilirim, kalkmayacak, bir yâr gibi başımdan…

Yazı Yazamayan Yazar Kimdir?

Eserleri bir çok defa beyaz perdeye aktarılan, Polisiye roman denildiğinde akla ilk gelen isim elbette ki ‘Agatha Christie’dir.

Polisiye- macera kitaplarının başarılı yazarı Agatha Chirstie’nin Hercule Poirot karakterini tanımayan yoktur. Edebiyat dünyasında başarılı bir yere sahip yazar, tiyatro oyunlarıyla da ayrıca ses getirmiştir.

1890 İngiltere doğumlu olan yazar kitaplarında işlediği cinayetler, kıvrak zekası ve akıcı üslubuyla bir çok kişi tarafından sevilen ve çok okunan bir yazar olarak günümüzde hala adından söz ettirmektedir.

1926 yılında kitaplarının beğenildiği bir dönemde ansızın 11 gün boyunca ortadan kaybolması, dahası dönüşünün ardından hiç bir açıklama yapmamış olması günümüzde hala merak edilen bir sır olarak kalmıştır.

Çok azımız göründüğümüz gibiyiz” sözünün sahibi olan Agatha Chirstie, kız kardeşinin kendisine dedektif hikayesi yazamayacağını söylemesiyle yazmaya başlamıştır.

Agatha Chirstie hakkında belki de en bilinmeyen ise ‘disgrafi‘ hastası olmasıdır. Bu hastalığa sahip kişilerin zeka gelişimin de her hangi bir sıkıntı olmamasına rağmen yazma konusunda yetersiz olmalarıdır. İmla ve gramer kurallarına uyum sağlamamakla birlikte p,b,q,m,n gibi harfleri yazım sırasında sürekli karıştırmasına sebebiyet vermektedir.

Dünyaca ünlü yazar hastalığı nedeniyle eserlerini yazarken ses kayıt cihazı kullanarak, devamında kayıtları dikte ettirerek romanlarını yazdırmıştır…

Kadın Olmaya Dair Her Şey!

Ataerkil bir düzene sahip dünya da Kadın olmak hem bir lütuf hem de büyük bir eziyet olarak görülmektedir. Geleneklerimizde kadının ötekileştirilip sınırlandırılması, gerici kafaların ortaya çıkardığı söylemlerle sınıflandırılmıştır.

Kimi topluma göre Kadın, çocuk doğuran, kimine göre ise yetişkinlik olgusuna ulaşmış kız çocuğudur. Ev işleri, çocuk bakımı ve eşinin ihtiyaçlarını karşılayan Kadın, çoğu yerde erkeğin egemenliği altında kalarak yönlendirilmeye müsait bir ırk olarak görülmektedir.

Kadına atfedilen bu sorumluluklar ve yükümlükler, ne yazık ki her ülkede ve toplumda kadını geri plana itmektedir.

Bir kadın aslında Nedir?

Bu sorunun en doğru cevabı ise şudur;

Kadın: Çalışan ve Üretendir.

Kadın: Erkeğini tamamlayan, en büyük destekçisidir.

Kadın: Annedir, yeni yaşamları elinde tutandır.

Kadın: Toplumun kurucusudur.

Kadın: Sevgiyi ve aşkı nitelendiren, öğretendir.

Kadın: Sevgilidir.

Kadın: Şefkattir.

Pazartesi Sendromu Nedir?

Haftanın başını ve yoğun bir iş temposunu müjdeleyen Pazartesi, çoğu kimsenin sevmediği belirtileriyle günümüzde bir sendrom olarak bilinmektedir.

Pazartesi Sendromu olarak bilinen bu belirtilerin asıl sebebi Pazar gecesine dayanmaktadır. Hafta sonu tatilinin bittiği pazar geceleri kişinin aklına ertesi gün yaşanacak olan trafik, okul veya iş stresini hatırlattığı için belirti olarak sürekli uyku, yorgunluk ve halsizliktir.

Sosyal çevresinde iletişim sorunu yaşayan, iş hayatında uyumla ilgili problemler yaşayan kişilerde sıklıkla görülmektedir.

Pazartesi Sendromunu atlamanın en kolay yolu kişinin kendisini sevmesi ve motive etmesiyle çözümlenebilir. Baktığı ve yaklaştığı her şey de mutlu olabilmek için bir fırsat aradığında, çevresine de pozitif enerji yayabilmektedir…