Edebiyatta Ekspresyonizm (Dışavurumculuk) Akımı Nedir?

Edebiyatta Ekspresyonizm (Dışavurumculuk) Akımı Nedir?

20. yüzyıl akımlarından biri olan Ekspresyonizm sanatta doğanın olduğu gibi aktarılması yerine iç dünyanın ve duyguların ön planına çıkarılarak temsil edilmesini savunmaktadır. İnsanların gizli düşüncelerini, fikirlerini ve yanlarını açığa vuran bir yaklaşım biçimi olarak bilinmektedir.

Empresyonizm (İzlenimcilik) akımına karşı olarak I. Dünya savaşından  doğmuştur. Ekspresyon Fransızca da  anlatım anlamına gelmektedir. İlk olarak Almanların kullandığı Ekspresyonizm sinema ve resimde can bulmuştur.

Bu akımı benimseyen şairin veya sanatçının dış dünyanın anlamsızlığı ve nesnelerin ruhsuzluğundan sıyrılarak kendi öz sezişini sanatına katması beklenmektedir.

Ekspresyonizmin öncüsü olarak kabul edilen Vincent Van Gogh dışında Herwarth Waiden, Strindberg  akımın diğer temsilcileri arasındadır.

İnsanın iç dünyasının yansıtıldığı sanat eserlerini konu alan bu akımda, somut görsellerden çok bütün duyguların en çıplak hali ve bastırılmış egoların dışa vurumu gözlenmektedir.  Bu sebepten akımın diğer adı ‘Dışavurumculuk’ olarak bilinir.

Bu akımın en iyi örneklerini veren sanatçılar ruhsal durumlarını eserlerinde anlatmaktadırlar. Ekspresyonistler dünyanın anlamsızlığına ruh ve anlam katarak, aklın çizdiği sınırları aşarak insanın öz derinliklerine inmesi gerektiği savını ortaya atmışlardır.

Ekspresyonistler kendi içlerine kapanıp kendilerini gözlemleyerek iç dünyalarını sanat eserlerinde açığa vurmuşlardır.  Bu eserler çoğunlukla fantastik olaylara ve korkutucu söylemlere yer vermektedir.

Eksresyonizm Temsilcileri; Franz Kafka, O’Neil, James Joyce, Eliot‘tur.

 

Çöpteki Kırmızı Ayı

Çöpteki Kırmızı Ayı

Küçük Hasan kirli ellerinin, tırnakları arasına kaçan pislikleri aldırmadan yarım simitini yemeye koyuldu. Tıpkı babası gibi kavruk tenli, koyu saçlı, çelimsiz bir vücudu vardı. Bu küçük bedeni yoksulluğa, kışın soğuğuna, yazın sıcağına karşı dirençliydi.  

Diğer üç kardeşin en küçüğü en sıhhatlisi ve en mutlu olanıydı.  Şafak yenice söktüğünde babasıyla kalkar, sarımsı renkteki gün ışığı dolan sokağa çıkardı.  Sabahları biraz serin olduğundan babası uzun kollu bir kazak giydirmişti Hasan’a. 

Kahvaltı yerine geçen tek simiti ikiye bölüp ona veren babasına gülümsüyordu.  Ne o, ne de diğer kardeşleri mükellef bir kahvaltının sütle, peynirle ya da sucuklu yumurtayla yapıldığını bilmezdi.  Bilmemek çoğunlukla mutluluk getirirdi.  Yokluğunu bilmedikleri varlıkların, lükslerin hasretini çekmezlerdi böylelikle.  

Yarım simitle doyduğunu söyleyen babası karton topladıkları arabayı sürerken, henüz okul çağına gelmeyen Hasan’da üç adım arkasından yürüyordu. Sokaklar sabah işe yetişmek telaşıyla hızlı adımlar atan insanlarla dolmaya başlamıştı.  

Yeşil renkte çöp varillerinin yanına bırakılan karton kolileri arabaya dolduran babasına boş pet şişeleri toplayarak yardım etti. Çoğu zaman yatakta kalıp uyumak isterdi, amma ve lakin iki ablası da okula gittiğinden tek başına evde kalmasına babası izin vermiyordu.

Diplerinden geçen iki dirhem bir çekirdek kıyafetli ablaların, ağabeylerin babasına ve kendisine acıyarak baktığının farkında değildi.  Küçük Hasan onları içtenlikle gülümseyen gözlerinin ışıltısıyla selamlıyordu, bazıları ise duruyor ‘Günaydın’ diyerek onu selamlıyorlardı.  

Vakit öğlene yaklaşmaya dururken babası adını seslendi; “Len Hasan bak sana ne buldum!” 

Hemencecik babasının yanına yaklaşıp ona vereceği şeyi dört gözle bekledi.  Babası yeşil çöp varilinin içinden kırmızı tüylü, bir kulağının dikişleri patlamış beyaz burunlu bir ayı çıkardı.  Neredeyse boyu Hasan kadardı, babası kollarının arasına verdiğinde tüy kadar da hafif olduğunu anladı. 

Neşeyle kırmızı ayıyı bağrına basarken “Benim olsun mu baba, benim olsun mu?” diye sorarken, eğer oynamak isterlerse ablalarına da ara sıra vereceğini geçiriyordu. 

“Olsun ya aslanım, akşam ablan bir güzel yıkayınca tertemiz olur” dedi babası hoşnutlukla gülümserken. 

Küçük Hasan çöp kokan, bir kulağı yırtık kırmızı ayısını havaya atıp geri yakalayarak sevinçle kahkaha atıyordu. Bir kere onun burnuna hiçte pis geliyordu kokusu, hem de yesyeni bir oyuncaktan farksızdı. 

Bu kez okula giden formalı ablalardan bir kaçı durmuş Küçük Hasan’ın içten sevincini, coşkusunu telefonuna video olarak çekiyordu. Küçük Hasan bunun bilincinde değildi, tek düşündüğü ablası ayıyı yıkadıktan sonra onunla sarılıp uyumak istediğiydi.  Daha önce babasının yine çöpte bulduğu tekerleği kırık arabasıyla birlikte artık bir oyuncak ayısı vardı.  Hemde kıpkırmızı bir ayıcık.  

Çöpün içinde bulunan, küçük bir çocuğun şen şakrak kahkahalar atmasını sağlayan kırmızı ayıcık bu kez çok sevilecek özenle sarılacaktı.  Daha önceki sahibinin hor kullanarak yırttığı kulağı dikilecek, çöp kokularına layık görülen cüssesi tursille yıkanıp burcu burcu kokacaktı.  

Küçük Hasan’ın artık bir ayısı vardı. 

Bu gün babası saf mutluluğu çöpten çıkarıp oğluna vermişti…

 

-Semra Şenol

Telif Hakkı Nedir?

Telif Hakkı Nedir?

Telif; kişinin her alanda her türde kendi fikri emeğiyle meydana getirdiği ürünler üzerinde oluşan hukuki haklarıdır. Bilim, sanat veya yazın vb. yapıt üreten kişi bu yapı üzerindeki tüm hakları elinde bulundurmaktadır.  Ülkemizdeki telif haklarını Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ile güvence altına alınmaktadır.

Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamına giren her eser yaratıldıkları andan itibaren doğal bir koruma altına alınır.  Telif hakkının ortaya çıkması için tescil edilmesine gerek yoktur.  Ülkesellik ilkesi geçerli olan Telif hakları, hangi ülkeden talep ediliyorsa o ülkenin koruma mevzuatı altında gerçekleşmektedir.

Telif hakkının sembolü çember içerisindeki C harfidir. Eserin © sembolünü içeriyorsa telif haklarının korunduğu anlamına gelmektedir.

Temel insan haklarından birisi ise Fikri haklarının korunmasıdır. Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul gören 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinde geçen ” Herkesin sahibi bulunduğu (yarattığı) her türlü bilim, edebiyat veya sanat eserinden doğan manevi ve maddi yararlarını korunmasını isteme hakkı vardır.” maddesiyle telif hakları koruma altına alınmıştır.

Kişi ürettiği eserin koruma hakkına yaşamı süresince sahiptir. Ölümünden itibaren 70 yıllık süreçte eserin koruma süresi devam etmektedir.

70 yıllık sürenin dolmasıyla eserin üzerindeki mali haklar ortadan kalkmaktadır.  Eserin aleniyetlik kazanmasının üzerinden 70 yılın dolmasıyla birlikte, eser izin alınmaksızın kullanılabilir.  Vefatının ardından 70 yıllık yasal hakkın dolmasıyla eser bir çok yayın evi tarafından telif hakkı ödemesi yapılmadan basılmaktadır.

İlk olarak İsviçre’nin Bern şehrinde 1886’da imzalanan Bern Konvansiyonu antlaşmasına, ülkemiz 1952’de katılmıştır. Bu anlaşma gereğinde Edebi ve Sanat eserlerinin korunması amacını gütmektedir…

 

Modern Zaman Bilgesi – Mehmet Aslantuğ

Modern Zaman Bilgesi – Mehmet Aslantuğ

Geçtiğimiz haftalarda CNN TÜRK ekranlarında Bukey Aydın’ın programına konuk olan Mehmet Aslantuğ  sosyal medya gündemine bomba gibi düşen açıklamalarıyla bir çok kalbi yeniden fethetti.  Röportajın içeriğine değinmeden önce Mehmet Aslantuğ’u sizlere bir kez daha tanıtmak istiyoruz.

1965’de Samsun da dünyaya gelen usta sanatçımız, Çerkez kökenli ailenin beşinci ve en küçük oğlu olarak hayata geldi.  Samsun’da tarımla ilgilenen ailesinin yanında ilk öğretim  ve lise öğrenimini tamamlayarak, İksadi İdari Bilimler Fakültesinde yüksek öğrenimine başladı.  Sonradan fark ettiği içindeki tiyatro aşkı nedeniyle bölümü bitiremeden kendisini sahneye adadı.

“Sıcak Saatler” dizisiyle üne kavuşan usta sanatçımız, bir çok kişi tarafından tanınan profesyonel bir oyuncu olmuştu.  Devamında gelen “Bir İstanbul Masalı” ise mesleğinde altın çağı yaşamasına sebep oldu, televizyonun ve beyaz perdenin vazgeçilmez isimlerinden biriydi.

Oyunculuk mesleğinde sağlam adımlarla ilerlemeye devam ederken, aynı camiadan olan Arzum Onan ile 1996’da mutlu bir evliliğe imza attı.  Bu evlilikten Can ismini verdikleri oğulları dünyaya geldi.  Duruşuyla, yaşadığı hayatla her daim güzel bir portre sunan Mehmet Aslantuğ, CNN TÜRK’e verdiği cevaplarla bir kez daha ne kadar nafi düşüncelere sahip olduğunu ve bilgi birikiminin yoğunluğunu tüm Türkiye’ye kanıtladı.

Buket Aydın tarafından Mehmet Aslantuğ’a yöneltilen soru ve muhteşem cevapları;

Babasız büyümek size ne kattı ya da sizden ne attı?

Oğlum Can doğduktan sonra ben onunla beraber yetim çocukluğumu da büyüttüm. Dolayısıyla sezgisel davranmam gerektiğini düşündüm ve öyle davrandım. Bir takım baba-oğul ilişkilerine tanıklık ettik, bu konuda ilgili yazılmış onlarca kitap ve söylenmiş söz var ama bu işlerde 2+2=4 etmiyor. Sadece babasız büyümedim. Biz 78 kuşağı ilginç bir iklimde büyüdük. Başka sıkıntılar yaşadık ve şimdi de sıkıntılardan arınmış değiliz. Bunun üstüne bir de yetimlik… İnsan sıkıştığında soru sormasa bile kendisine bazı soruların cevabını bir baba figüründen alması hayatın büyük bir cömertliği. Bu cömertlikten mahrum kaldım. Babamı kaybedince kasabaya yerleştik. Çocukluğumda en nefret ettiğim soru “Kimin oğlusun?” sorusuydu. “Tanımazsınız” falan diye geçiştirirdik. Çocukluğum kasaba ortamında geçti. Belki sabretmeyi, metaneti öğrendik. Baba-oğul, baba-kız ilişkilerine batkımızda içimde hiç kıskançlık yaşadığımı hatırlamıyorum. Kendimi öyle yakalamadım. Babasız büyümenin bana kaybettirdiği şeyleri bir psikologla oturup konuşsam ortaya çıkartır diye düşünüyorum. Ben onları ortaya çıkaramam ama muhakkak birçok kaybettirdiği şey vardır.

Arzu Hanım’ın hastalığı ilişkinizdeki hangi aşamaydı? O dönem hangi eşiği atlattınız? (Arzum Onan bir süre kanser tedavisi görmüştü)

2004-2006’da yaşanan bir süreçti o. Arzum çok soğukkanlı ve çok metanetli. Bunu sadece ben değil yakın dostları da söylüyor. Son 15 yılda heykelle tanıştıktan sonra çapraz okumaları, bizim sohbetlerimizin artması ve yaş olarak 45’lerin üzerine çıkmasıyla olgunlaştı tabi. Aşk sahiden evrelere everilebiliyor. Derler ya; “Her aşkın içinde bir tür savaş vardır ve aşk bazen savaş kadar çetrefildir.” diye. Bir şey hatırlatmak istiyorum. Erkeklerin böyle bir sorunda kadınlarından uzaklaşmak için sebep aradıklarını düşünenlerden değilim. Yoldaşlık böyle bir şey olsa gerek. “İyiyken iyiyiz şimdi birazcık sıkıntımız var ve buna birlikte göğüs gereceğiz, daha çok el ele tutuşacağız.” diyememek için ne sebep olabilir ki. Kadından erkeğe ya da erkekten kadına. Bizim galiba biraz çabaya ihtiyacımız var. Cinsiyetten bağımsız söylüyorum. Çaba ve samimiyet bazı şeyleri çözecek.

O geceden sonra Ahmet Kaya ile görüştünüz mü? ( Ahmet Kaya’ya düzenlenen linç girişimi hakkındaki bir soru)

Bizim Ahmet ile çok yakın bir dostluğumuz yoktu.  2 kez bir arada olduk. Linç girişiminden sonra Fransa’ya gitti görüşemedik. Onun öncesinde görüştük. Bu tür beyanlardan rahatsız olup, kahramanlık türküleri söyleyen ve memleketin geleceğini, birliğini, dirliğini dillerinden düşürmeyen arkadaşların ne yaptıklarına dönüp bir bakmaları gerek. O zamanki fikrim de öyleydi bugün de öyle. Ahmet ile bu ülkenin dününü, bugününü, sıkıntılarını, mutluluklarını haftalarca sabaha kadar konuşabilirsiniz. Orada bu linçe katılanlarla bu konuları iki saat bile konuşamazsınız. Bu benim meziyetim değil. Bu toplumun ne yazık ki süzgecindeki sıkıntı. Oradaki reflekse neden olan şey; sadece haksızlık değil, bir muhakeme ve mukayesedir. 
Sosyal medyada adınıza açılan hesaplardan dolayı başınız ağrıyor mu?

Başım ağrımadı, ağrıması için de bir sebep yok. Sizin adınıza beyanda bulunmanın miktarını arttırabilirler ve her şeye maydanoz oluyormuş gibi bir tablo çıkabilir ortaya ama sosyal medya kullanmadığımın duyurularını yaptım ve bizi bilen zaten biliyor. Başım ağrımadı, ağrıması için bir sebep yok, ağrır diye bir korkum da yok. Bir takım sevenlerin fan sayfaları açmaları ya da alıntılar yapması anlaşılabilir bir şey. Sadece hakaret içeriyor mu? Çirkinlik var mı? Küfür var mı? Falan gibi dönüp bakmak lazıma arada. Ona bakmayı bazen unutuyorum ama yapmıyorlar. Bildiğim kadarıyla…

 

 

Mammatus Bulutları Nedir?

Mammatus Bulutları Nedir?

Okyanus ve büyük deniz kıyılarında görülen Mammatus (mammatocumulus) bulutlarının Türkiye’de kullanılan ismine Memeli kümülüs denmektedir. Bir çeşit bulut kümesi olan bulutların görünümleri bilindiğinin aksine alt kısmında pürüzsüz yuvarlak kabarmalar oluşmaktadır.

Ülkemizde çok en şekilde görülen mammatus bulutları en çok Amerika Birleşik Devletlerinde ve Avustralya’da sıklıkla görülebilmektedir.

Bu bulutlar görüldükten kısa bir sonra gözden kaybolmaktadırlar. Gökyüzünde oluşan bu bulut kümeleri havanın kararsız olduğunu ve kötü havanın yaklaştığının habercisi olarak algılanır.

Tam olarak neden oluştukları henüz kesinleşmese de fırtına öncesi oluştuğu söylenmektedir.

Hollywood Güzellerinin Tuhaf Güzellik Sırları

Hollywood Güzellerinin Tuhaf Güzellik Sırları

Televizyon ve beyaz perdede izlediğiniz Hollywod yıldızlarının muhteşem güzelleri eminim çoğu kadını kıskançlığa sürüklüyordu.  Işıldayan ciltleri, parlayan tenleri, fit bedenleri ve sağlıklı saçlarıyla bu güzel kadınların, tuhaf ama işe yarayan güzellik sırlarını merak ediyor musunuz?

Evet dediğinizi varsayarak sizler için Hollywood kadın yıldızlarının gizledikleri güzellik sırlarını deşifre ediyoruz.

 

1- Angelina Jolie: Cilt çatlaklarından, doğum lekelerinden ve güneş izlerinden havyar tüketerek kurtulan Jolie, güzelliğini havyara borçluymuş. Not alalım!

2- Kate Hudson; ekranların sarışın güzeli Hudson sıkı cildini ve lekesiz yüzünü soğuk suyla temizliyor.  Buz dolu suya kafası soktuğu biliniyor, pahalı güzellik malzemelerine ise güvenmiyor.

3-  Margot Robbie; hepimize oldukça tuhaf gelmesine rağmen göğüs ucu kreminin dudak nemlendirici olarak kullandığını bilmenizi isteriz. İşe yaradığı kesin!

4-  Scarlett Johansson: Tonik olarak elma sirkesi kullanan bu seksi kadınımız, hep ekonomisini zorlamıyor hem de kimyasal bakım ürünlerinden uzak duruyor.

5- Gigi Hadid: podyumların adından söz ettiren mankeni gür ve parlak saçlarını hindistan cevizi yağlarına borçlu.  Saçlarına sürdüğü hindistan cevizi yağını 3 gün bekletip ardından yıkadığını itiraf etmiş.

6- Sandra Bullock: yıllar geçse de güzelliğinden gram eksilmeyen bu güzellik abidesi, şaşıracaksınız ama gözlerinin altına hemeroid kremi sürüyor.  Göz altı torbalarından kurtulmak için sanıyoruz!

 

 

7- Hailey Baldwin: Justin Bieber ile evli olan seksi mankenimiz cildini korumak ve canlı tutmak için temel içeriğinde kendi kanı olan yüz kremiyle bakımını yapıyor.  Bizler için oldukça tuhaf bir bilgi değil mi?

 

Kriptomnezi Nedir?

Kriptomnezi Nedir?

Daha öncesinde bildiğimiz bir düşünceyi, her hangi bir bilgi veya yaratıcı imgeyi kendi ait gibi hatırlama ve tekrar etmeye verilen addır.  Öğrenildiği unutulan, yeni bir bilgi olduğuna inanılan ön yargılı hatıradır. Kişi belleğinde kalan bilgiler sezgi, fikir olarak yeniden ortaya çıkmaktadır.

Bu duruma dürüst yalancılık da denilebilmektedir.  Kişiler orijinal kaynaktan uzaklaştığında, belleklerinde kalan bilgi ileri ki zamanlarda kendi düşüncesi gibi ortaya çıkmaktadır.

Kriptomnezi kelimesini ilk defa Théodore Flournoy adlı psikiyatrist kullanmıştır. Kriptomnezi de bilerek ve isteyerek farkındalık yoktur, çoğu zaman ise hırsızlık/aşırma ile karışabilmektedir.

Bilinçaltımızın bir oyunu olan kriptomnezi genellikle yaratıcı işlerle meşgul olan kişilerde sıklıkla görülmektedir. Örnek verilmek istenirse; Nabokov’un Lolita adlı eseri bir süre boyunca çalıntı iddiasıyla anılmıştır.  Alman yazar Heinz von Lichberg’ın 1926’da yazdığı bir esere çok benzediği ve tamamen aynı olduğu iddia edilmiştir.

Romanın fikrini çaldığı için suçlamayan Michael Maar, yazar hakkında şu sözleri söyleyerek kriptomneziye yatkın bir cümlü kurmuştur.

“Bu öyküyü yıllar önce okuyup, sonra kendi fikriymiş gibi yeniden keşfederek yazmış olabileceğini” belirtmiştir.

 

Yerle Bir Et!

Yerle Bir Et!

Suskun lisanım süslü cümlelerden yoksun, dilim dahi dönmez bu istihzaya.

Uyumak isterdim kalın yorganlar altında, 

Sesleri işitmeden, yüküm süren acılarıma inat gözlerimi kapatmak.  

Rüyalar aleminin yeşil yapraklı goncaları arasında yalın ayak,

Başımda esen hür ruhumla, bir saksağan kuşunun takibinde. 

İnsan kederinden kaçınmak isterken, yıldızların halesine dalarak

Bir başı mağrur, iki dirhem bir çekirdek ayrılıklarla avunarak hemen öleyim şimdi.  

Yastığa düşen başımda son nefesimin sıcaklığıyla, uyandırma beni!

Asla sevmedim bu keşmekeşi,

Anamdan duydum dünyanın zilletini, aklım ermedi meşum yalanlara.

Sahte duygulara bağışıklık kazanamadım, nutkum tutuldu.

Çare bulamadım içimdeki çürümüşlük hissiyatına, 

Tenimden akan sularla akıp gitmek istedim bir dereye. 

Şırıl şırıl akan gönlüm, dilleri lâl balıklara karıştı, 

Hemen şimdi öldür beni, billur renge boyanmış iken.

Zararımdan sıyrılmış en küçük hücreme dönmüşken, 

Sende yerle bir et beni! 

Semra Şenol 

Frida’nın Vazgeçme Eşiği Ve Hazin Mektubu

Frida’nın Vazgeçme Eşiği Ve Hazin Mektubu

Vazgeçmek kolay olmasa gerek, hem de canın hala yanarken? Umut artık kurak bir tarlaya döndüğünde, sevginin yeşermeyeceğini fark etmek ve köklerini sökmek.  47 yıllık hayatına acının her tonunu resmeden Frida Kahlo, bu kısacık ömre Diego’yu biricik aşkını sığdırabildi.

Ama hep eksikti, yorgundu ve hüzünlüydü.  Deyim yerindeyse taptığı kocası tarafından bir çok kez aldatıldı, yarı yolda bırakıldı ve sevgisiz bırakıldı.  Taki artık dayanamayacağını anladığında ise vazgeçme eşiğine ulaştı.  Kendi sözleriyle, kalbinin işi ele almasına izin vererek yazdı mektubunu.

“Kötü günümde yanımda olmadığın zaman vazgeçtim.

Canın sıkıldığında benimle paylaşmadığını, kırılacak veya tedirgin olacak olsam bile düşüncelerini açıkça söylemediğini anladığım zaman vazgeçtim.

Bana yalan söylediğini anladığım zaman vazgeçtim.

Gözlerime baktığında kalbinle bakmadığını ve bana hala söylemediğin şeyler olduğunu hissettiğimde vazgeçtim.

Her sabah benimle uyanmak istemediğini, geleceğimizin hiçbir yere gitmediğini anladığım zaman vazgeçtim.

Düşüncelerime ve değerlerime değer vermediğin için vazgeçtim.

Ağrılarımı dindirecek sıcak sevgiyi bana vermediğinde vazgeçtim.

Sadece kendi mutluluğunu ve geleceğini düşünerek beni hiçe saydığın için vazgeçtim.

Tablolarımda artık kendimi mutlu çizemediğim ve tek neden “sen” olduğun için vazgeçtim.

Bencil olduğun için vazgeçtim.

Bunlardan sadece bir tanesi senden vazgeçmem için yeterli değildi, çünkü sevgim yüceydi.

Ama hepsini düşündüğümde senin benden çoktan vazgeçtiğini anladım.

Bu yüzden ben de senden vazgeçtim.”

3 Milyon Yıllık Lanetli Umut Elması (Hope Diamond)!

3 Milyon Yıllık Lanetli Umut Elması (Hope Diamond)!

Dünyaca ünlü, sahiplerine uğursuzluk ve felaket getiren Umut elması üç milyonluk tarihi geçmişiyle hala ilgi odağı olmayı sürdürüyor. İnsanlar tarafından lanetlenen Umut elması ayrıca bu zamana kadar bulunan en büyük mavi elmaslardan biri olma ayrıcalığına sahiptir.

Mavi renkte olan ve 112 karatlık olan değerli Umut elması oldukça serttir ve içinden yalnızca ışık geçebilir, fiyatı ise dudak uçuklatıyor. İlk olarak 1600 yıllarda Hindistan’da ortaya çıkan elmas, savaş tanrıçası Shiva heykelinin üçüncü gözü olarak sergilenmekteydi.  Tanrıça tarafından lanetlendiği düşünülen elmasın ardından ölüm ve uğursuzluk getirdiği yaşanan olaylarla ortaya çıkmıştır.

Shiva heykelinden çalınmasıyla daha sonrasında değerli taş tüccarı Jean Baptiste Tavernier’ın eline geçer.  Elindeki bir çok değerli taşlarla birlikte Umut elmasının da olduğu sandığı Fransa kralı 14. Lois’e satmıştır. Tavernier kıymetli taşı elinden çıkardıktan sonra Rusya’da köpeklerin saldırısına uğrayarak ölmüştür. Taşın sahip olduğu negatif güçlerin ilk kurbanı olarak bilinen 14. Lois, 1673 yılında elmasın daha çok parlamasını isteyerek kesilmesi emrini vermiştir.  Kesilerek 67 karata düşen elması kurdeleyle boynuna takarak sergileyen kral sırasıyla önce oğlunu, erkek kardeşini, torununu ve torununun eşini kaybetmiştir.

14. Louis elmasın lanetli olduğunu düşünerek takmayı bırakmasına rağmen kangren olarak hayatını kaybeder.  Mavi elmasın yeni sahipleri olan 16. Lois ve eşi Marie Antoinette lükse ve şaşaaya düşkünlükleri ile biliniyordu.  1789’daki Fransız Devriminden sonra ülkeden kaçmaya çalışan çift yakalanarak giyotinle idam edildi.

1872 yılında diğer değerli elmaslarla birlikte mavi elmasta kraliyet mülkünden çalınarak ortadan kayboldu. 1839 yılında yeniden sahneye çıkan mavi elmas, İngiltere’de ortaya çıktı.  Amsterdamlı bir elmas tüccarının elinde olan mavi elmas, tüccarın oğlu Hendriks Falls babasından çaldığı elmasın yeni sahibiydi.  Elması ele geçirdikten bir ay sonra intihar etti.

Henry Philip Hope’nın değerli taş koleksiyonun de yer alan mavi elmas kayıtlara Hope Elması olarak geçirildi.  Ve o günden itibaren adı Umut elması olarak anılmaya başlandı.  Hope ailesi elmasa sahip olmalarıyla bir çok uğursuzluğa maruz kaldı, devamında ise elması Fransız Jacquez Calo’a sattı.

Yeni sahibi ise kısa bir süre içinde intihar ettiğinde elmas, Matmazel Landre adında bir dönsüzün boynunda görüldü.  Matmazel Landre evli aşığı tarafından öldürüldü.  Kıymetli taşlara zaafı olduğu bilinen II. Abdülhamit yarım milyon dolarak ödeyerek Hope elmasını satın aldı.

Satın almasının ardından sonraki yıl tahttan indiren II. Abdülhamit’in elması olarak satışına sunulan Hope Elmasını ünlü mücevherci Pierre Cartier aldı.  1910’da yine el değiştirerek zengin Amerikalı bir kadın olan  Evalyn Walsh Mclean’a geçti.  Mclean taşın şans getirdiğine inanarak boynundan bir kez bile çıkarmadı.  Ama uğursuzluk silsilesi devam ediyordu ve ilk olarak 9 yaşındaki oğlunu trafik kazasında kaybetti ve ardından kızı intihar etti. Kocası ilk olarak akıl hastanesine kaldırıldı ve 1941 de hayatını kaybetti.

Mclean’ın hayatını yitirmesi sonucunda arkada kalan borçların ödenmesi için satılan elması New York’lu bir mücevherci olan Harry Wiston satın aldı.

Taşın geçmişini ve arkasında taşıdığı lanetin farkında olan Wiston, daha fazla insana zararı dokunmaması amacıyla  Smithsonian Enstitüsüne bağışladı. 10 Kasım 1958’den  bu yana orada sergilenen elmas, hala bir çok kişi tarafından ziyaret ediliyor…