Kategori arşivi: Şiir

Yaramız da Kalmasın!

Yaramız da Kalmasın!

Kelimeler kaçacak yer arıyor ruh-u revanım. Sar sar bitmeyen yaralardan çıkıp gelemiyorum sana.

Köz düştü gönlüme, yar dedim bu nasıl hasret.

Nasıl ölünür, nasıl girilir bu kederle kara toprağa.

Mavzer misali yutkunmalarım, sinemden aşağısını paramparça kan gölüne dönüştürüyor.  Bıçak dayanan gırtlağımdan ancak bir ‘ah’ çıkıyor.  Diyorum ki, öleyim dizlerinde!

Hatırlıyorum ruh-u revanım.  Dizlerin şimdi buzdur, soluk teninde güneş oynamaz.  Morarmış dudaklarından çıkmıştır can nefesi.

Morgun karanlık soğuğuna yatırmışlardır, göremem daha seni.

Küçük ellerin bir daha tutmaz papatyaları,  ağlamaklı ağlamaklı bakmazsın gözlerime.

Başımı nerelere vursam, ah nasıl yansam!

Köz düştü gönlüme, yaban eller işitir mi feryadımı?

Sessiz sessiz ağlayacak bir köşeye sinsem, ensemde bitiverse kokun.  Yaramdan öpsen, kalmasa bu yara ölüme.  Düşman etsen yine kahpe hayata, izini sıcağını çekmeden üstümden alıversen yanına.

Hükmen galip sevişmelerimizi yaramın üstüne denk getirerek sarılsam sana, içine sinen kış soğuğunu alsam alnından.

Ahirete saklanacaksın da unutacak mısın dünyayı, kime yaslanacak omuzların!

-SEMRA ŞENOL

BAŞKA TENDE AVUNDUM

BAŞKA TENDE AVUNDUM

Başka bir tende avundum, bedenen yokluğunda. Zerre pişmanlık duymuyorum bilesin. Bir çeşit hesaplaşmaydı, senden habersiz aldığım bu öç.

Dudaklardan kalbe inen çetrefilli güzergâh da, bana izimi kaybettirdin mutlu musun? Derin sadakatimi yaralarken, soğuk tavırlarına gücendiğimi, kırıldığım noktaların olduğunu umursamadın. Affeden, affedici rolünü üstüme geçirirken, daha fazlasını kaldıramayacağımı, benim de haysiyetimin zedeleneceğini unutarak, utanıp sıkılmadın.

Kör kütük sana taparken, tamamen yabancı nefesleri içime çekemem zannettin. Gözyaşı akıtır, kapına kul olmaya devam edeceğimi düşündün.

Kusura bakma, artık önüme attığın sevgi kırıntılarıyla karnımı doyuramam. Benden esirgediğin önemi, bir kez olsun göstermediğin saygıyı, istediğine vermekte özgürsün.

Tek üzüldüğüm nokta, sana harcadığım yıllar ve beni de kendine benzetmiş olman. İhaneti kanıksayacak, aldatmanın zevkini tadacak birimiydim ben, kabahatimi tümüyle üstüne atmayacağım. İşlenen ayıbın sebebi sensen, niyetini bozmak yoluna gidende benim.

Gördün mü, istediğim zaman adil davranabiliyorum.

İhanetimi illa tanımlamak gerekirse, bedenselden tatminden ötesine geçemezdi deneyimim. Karşı tarafında aradığı günü birlik, geceyi kapsayan ve asla sürdürülebilir ilişki konumuna yükseltilemeyecek bir beraberlikti. Karşılıklı alınan hazın sonunda, sarılarak uyumak, sabahı tutuşmuş ellerle karşılamak yoktu.

Bir gece öncesinde içilen içkinin, kandaki yüksek değeri düşmemiş sarhoşluğu, sancılı bir baş ağrısıyla uyanmaktı ihanetin soğuk tarafı. Yastığımda aşina olduğum kokunun tam zıttı, şekerli vanilyalı bir parfüm kokusu vardı bu sefer. Burnumun direğini sızlattı apansız, bir saniye daha fazla kalamadım o yatakta. Sıcak suyun altında dakikalarca alnım, duş kabinin soğuk camında öylece dikildim. Tenimden akıp giden parmak izleri gibi, zihnimden geçen senli vakitlerin töreni can sıkıcıydı.

Lâkin, ne yaparsam yapayım seni memnun edecek seviyeye yükselemedim. Davranışlarım, hareketlerim sana göre hep yetersiz, ince düşünülmeyen kabaca şeylerdi. Senin nezdinde kusurlu ve adam olmayacak türde biriydim. Bana karşı mimik ve jestlerinden anlıyordum düşüncelerini, fakat seni öyle körü körüne seviyordum ki, yokluğunu düşünmeye dahi katlanamıyordum.

Sensiz yaşayamam, ölürüm zannediyordum.

Göz yanılsamasından ibaretmişsin. Ne ölürmüşüm yokluğunda, ne de dünya yıkılırmış başıma. Bir nevi kötücül alışkanlıktan ibaretmişsin benim fıtratımda, tıpkı sigara içmek gibi. Dudaklarıma değmeyince dudakların, günüm geçmez, duvarlar üstüme üstüme gelir sanıyordum. Meğer ne kolaymış, zor zannettiğim alışkanlığımı tek seferde terk etmek.

– SEMRA ŞENOL

SANIK

SANIK

Sana bugün yağmurun gözyaşlarıyla ıslanan bir şehirden, merhaba diyorum.

Kaygan asfalt taşlarından selamlıyorum gül cemalini.

Ara ara esen, kesik rüzgârlardan soruyorum halini hatırını.

Boş sokaklardan geçtikçe, seninle ayrı düştüğümüz geceyi yâd ediyorum.

Ve yine soluğumda can çekişiyorsun.

Islanan hırkamın omuzlarında ağırlığın, yanlış seçimlerin kurbanı olduğumu fısıldıyorum bakışlarındaki düş kırıklarına.

Ses vermediğine göre, sende kabul görmüş bir sanığım.

Oysa haksızlık bu diye haykırasım var avazım çıktığı kadar.

Gücümün son raddesine kadar, yoktu bir suçum diyebilmek sana.

Tek korkum kulaklarını tıkayıp, yanımdan öylece çekip gidecek olmanın verdiği üzüntü.

Bir dinlesen beni, bir kerecik olsa güven duysan.

Kısaltıp törpülemeden anlatsam gerçekleri sana,

Tarafsızca dinlesen savunmamı, hor görmeden acizliğimi.

Sonra alır başımı yine meltemlere kardeş olur, göçerim diyarından.

Adımı sanımı duymazsın ileride, kaybolurum hatırandan.

Güzel bir serap gibi, yüzüm dahi kalmaz.

Toz olur uçarım bulutlara…

-Semra Şenol

GİDEN KADIN…

GİDEN KADIN…

Bu son elveda!

Çıkıyorum hayatından, vakti dolmuş bir konuk gibi. Göçebeler bile terk-i diyar eyledikleri ovalara dönmeyi vaat ederek giderler. Ama ben dönmeyeceğim. Sağanak yağmurun altında ıslanacak, bir elimde bavul, bir elimde hezeyana uğramış kalbimle ayrılacağım. Arkamı döndüğüm anda bitecek aşkımız.

Sıcak bir yaz gecesi, ateşin etrafını çevreleyen sahil boyunca, hoş sohbet bir muhabbetin devamında tanıdım seni. Tüm acılarımı silip götüren sesin, kaygı ve endişelerimi süzgeçten geçiriyor, savunmasız bırakıyordu benliğimi.

Kapılı kapılarımı aralarken içten gülümsemen, adımım boşluğa denk gelmişçesine irkilmeme sebep olurdu elimi tutuşun. Seninle geçecek zamanın müptelasıydım, duymak istemediklerimi söylediğinde dahi pür dikkat sesine kulak kesilirdim.

Sen benim koruyucum, korkup geriye kaçmadan önceki ürkek adımımdın.

İlk değil gidişim.

Haftalar öncesinde dilime pranga vururken gitmiştim oysa. Umursamazlık pelerinine sarınıp, uzak bir köşeden izledim seni. Bu sorumsuz adam benim sevdiğim, sesine salıncaklar kurduğum adam olamazdı.

Kadınlar susarak gider, demiş Cemal Süreyya.

Bizi susturan; sonu gelmeyen tartışmaların lüzumsuz bitişleri, geç girilen yatakların ayrı ayrı tutulan tarafları, vazoda kurutulan çiçekler.

Bir kadın emek vermediği aşı yemek istemez. Bu sebeptendir ki ruhumuzu adadığımız erkeği, bitmekte olan ilişkiye müdahale etmesi adına konuşuruz. Dişimizi tırnağımıza takmamız, son kullanma tarihi geçen birlikteliği kurtarmaya yetmez çoğu zaman.

Gidişim sırf bu yüzden.

Yanan ocakta soğuttuğum çay demliğinden, kül tablasında biriken sigara izmaritlerinden, en acısı dökülen saç tellerimden. Bir iki ufak tartışma getirmedi bizi bu noktaya, senin ceketini alıp kapıları çarpıp çıkmaların, benimse sabaha dek süren ağlama krizlerimden çıktık bu yola.

Bir kızımız olsun istiyordum. Minicik elleriyle ikimizi sonsuza dek birbirine bağlayacak, aramızda yatıracağımız kıvırcık saçlı bir kız çocuğu. Düşün, en büyük hayalimi de bırakıp gidiyorum.

Bensiz, ocakta sıcak tencerelerin olmadığı, sessiz bir eve gireceksin bu akşam. Kapıyı çalacaksın, ama açan olmayacak. Buruk bir gülümsemeyle cebinden çıkartacaksın anahtarlarını, büyük bir yıkım değil mi kapıda karşılayacak gülen bir kadının olmaması.

Kahretmeyeceksin kendini biliyorum. Varlığım yerine içki şişelerine sarılacaksın bir süre, sonra da başka bir kadının hayalini süsleyeceksin. Mazide kalanlardan biri olacağım hatıranda, alışacağız yana yana ayrılığın kısa vadeli acısına.

Benden sana son bir iyilik; kalbine aldığın kim olursa olsun emek ver sevgine. Hediyeler boğ demiyorum, ama sevdiğini her an hissettir. Çünkü söylemediğin veyahut göstermediğin sürece kadın anlayamaz kalbinin dürüstlüğünü.

Aşılamayacak sınırlar koyma aranıza. Bir bakış kadar yakın dur sevdiğine, zor günler illa ki olacak, sırt çevirme, sımsıkı sarıl.

En önemlisi konuş onunla.

Sıkıntılarını, dertlerini paylaş, merak etme dil kullanılmaktan eskimez.

Ayrılığımızı bir ders gibi düşün, geriye değil ileriye bak daima. Hiçbir ahım yok, seni sevmenin yerine pişmanlık biriktirmedim.

Hoşça kal; yüzümü güldürenim…

-Semra Şenol

 

Yaz Gelecek, Sen Geleceksin…

Yaz Gelecek, Sen Geleceksin…

Yalnızlığa kucak açan en değerli varlığım, sana anlatacak bir hikâyem var dinler misin?

Meraklanma canını sıkmak değil derdim, bize ayrılan son saatleri anlamlı kılmak niyetiyle uzatıyorum lafımı.

Kırgınlığın çiçek açtığı diyarlardan, gelinciklerin hafif meltemlerde salındığı, yeşil tepelerin tomurcuğa durduğu vakitlerden bahsedeceğim.

Üzülmeyeceksin beni dinlerken, gözlerinin önüne begonvilleri sereceğim cömertçe.

Çıplak ayaklarımızın altında hissettiğimiz kumsalın ılık, tuz kokan maviliğini, martıların hep bir ağızdan tutturduğu melodiyi mırıldanacağım.

Yediverenlerin ilkbaharı selamlaması gibi, akşamsefalarında dilden dile aktarılan tatlı mahalle sohbetlerinden mısralar fısıldayacağım kulağına.

Tan ağarırken, ufkun tozpembe ile kaynaşan turuncusunu izleyeceğiz seninle, başın omuzda dinlenirken. Bunlar son saatlerimiz, kıymeti bilmeli.

Son tren istasyondan kalkmadan, penceresinden küçük çocukların elleri sallanmadan evvel bitirmeliyiz yarım kalanlarımızı.

Saçlarına yıldızlardan hale takmak istemiştim hep, yakamozların gece ışıltısını avuçlarının arasına bırakmak. Yeni doğan güne bir kez daha seninle uyanmak, çehrene sayısız öpücükler kondurmak.

Birazdan doğacak güneş, içtenlikle karşılayacak yüzün sıcaklığını. Ben yine sarılmak isteğiyle uzatacağım kollarımı sana, mavilere dalacak bakışlarımız.

Deniz fenerinin altında son bir sigara yakacağım, bırak şu mereti diye son bir ikaz da bulanacaksın. Bende küskün, uslanmaz bir bebek gibi omzumu silkeleyeceğim.

Kızmak istesen de güleceksin halime, saçlarını dağıtan poyraza da şikâyet edeceksin beni.

En çokta bu masum halini özleyeceğim, burnumda tütecek yarı kızgın söylenmelerin. Bir telefon yakınlığında ayrı yollara dağılacağız, akıp giden zamanı kesemizden eksilteceğiz.

Ta ki bir gün yeniden sarılacağımız o güne, sayfa sayfa mektuplar karalayacağız. Küçük bir sahil kasabasında bekliyor olacağım seni. İskelede birbirimize doğru koşarken ağlamaklı güleceğiz, kollarımda döndüreceğim gelişini.

Yazları iple çekeceğim, gelecek sen olduktan sonra. Rakıyı buzsuz, gönlümü huzursuz tüketeceğim kışları, kumdan kalelere dokunmayacağım.

Kırlangıçların sırtında geleceğin güz dönümünde, arkamda saklayacağım hüznümün burukluğunu. Başın yine omzumda sökecek şafak, bir yaz daha geçecek bizle beraber.

Bu son saatlerimiz, ayaza düşecek sevgimizin kehaneti. İki mevsimi devirmeden buluşacağız, hasret sırtımızda.

Burçak tarlalarında öpeceğim seni, bereketle geleceksin. Yağmur dualarını aratmayacaksın iklimime, ışık saçan dudaklarından dinleyeceğim yanık türkülerimi.

Yaz gelecek, sen geleceksin.

Kış uykusundan uyanacak doğa, fırtınalar dinecek dalgalı limanlarda. Yeşilin tonlarına boyayacaksın adımlarını, bense mavilerimi sarıp karşılayacağım seni.

Güverteden sarkan bedenine, uçmak üzere olan hasır şapkana özeneceğim.

Kışın örttüğü kasveti kaldıracaksın,

Bir gülüşüne sığacak tüm yazlar…

 

-Semra Şenol

 

Bir Organ Nakli Gibi Sevmiştim Seni – Küçük İskender

Bir Organ Nakli Gibi Sevmiştim Seni

Bir organ nakli gibi sevmiştim seni;
Çürük gözlerine bağışlanan ellerim,
Yırtık dudaklarına bağışlanan şiirlerim..
Darmadağın kadınların,darmadağın ettiği erkekler gibi
Sevmiştim seni…
Çok eskitilmiş bir aşkın hatırlanması,
Sevgilinin resmi karşısında çocuksu bir iç kanaması
Aslında işin açıkçası;
Rüzgarın fırtınaya dönüşmesi gibi
Hayatına yönelik bombalı bir saldırı gibi
Geriye çekilirken herkesi öldürmek gibi

Sevmiştim seni…
Ruhum kan kaybederken nasıl tutarım seni şimdi deniz gibi,
Neticesi olmayan herhangi bir sebep gibi
Ortalık yerde durup dururken
Sevmiştim seni…
Atlara kalırsa çoktan kaybettik savaşı,
Mızraklar kırıldı,kalkanlar delindi,ganimetler paylaşıldı.
Kasaba meydanında birbirini dövmekten
Yorulan iki kovboy gibi,
Bir tabancanın namlusuyla tetiğiyle,
Kendisinden farklı,
Kendisinden ayrı,
Bir silahın şarjöründe tanışan iki soğuk mermi gibi,
Aynı bedene sıkılan iki el kurşun gibi,
Katille kurban arasında o birkaç saniyelik telaşla
Sevmiştim Seni…

– Küçük İskender

Söyle Onlara, Hayallerim İmkansızmış!

Söyle Onlara, Hayallerim İmkansızmış!

İtiraf ettiğim için üzgün olmalıyım, ama utanma sınırımı son kertede çoktan geçtim. Aklımı yitirmek üzereydim, bu acının soyut hali beni başkalaştırdı. Kalbimi hırpaladığımı ve yorduğumu biliyordum. Aldırış edecek güvene sahip değildim, akışına bıraktığımda dönemeçleri kaçırdım.

Şimdi fark ediyorum; hayallerime hep bir adım mesafeden bakmakla yetindim. İstemedim, zorla yaptırım gibi bir saçmalıktı bütün bunlar.

Kendimi tanıyamıyorum!

Aynadaki suretin yansıması beni değil düş kırıklarımı simgeliyor. Kaçtığım şeyler arkamda koşuyor, ayaklarıma söz dinletemiyorum.

Söyle onlara, hayallerim imkansızmış! Onlar değil ben yanılıyorum. Artık ben dahil kimseyi aldatamam. Sevmiyorum kendimi, tasasız göründüğüme inanmayın.

Gırtlaktan çıkan sesim kadar çatallı bir mizacım var ve beni artık tutmayın. Kanatlarımı yoldum bu gece bu şehrin tepesinde uçarken yere çakılmak istiyorum.

Kurtarma girişimi boşuna, damarlarımda özgürlüğün o şeytani kıvılcımı yeniden çaktı. Bir gün, sadece bir gün başkası değil kendime ait olan parçayı istiyorum.

Söyle onlara, hayallerim imkansızmış!

Dikkatli değildim, asla arkamı kollamadım. Her duyduğuma itimat ettim, kadınları ve çocukları sevdim. Yaşlılara elimi uzatmaktan çekinmedim. Karanlıklara göreydim, bunu da sevdim.

    – Semra Şenol

Çöpteki Kırmızı Ayı

Çöpteki Kırmızı Ayı

Küçük Hasan kirli ellerinin, tırnakları arasına kaçan pislikleri aldırmadan yarım simitini yemeye koyuldu. Tıpkı babası gibi kavruk tenli, koyu saçlı, çelimsiz bir vücudu vardı. Bu küçük bedeni yoksulluğa, kışın soğuğuna, yazın sıcağına karşı dirençliydi.  

Diğer üç kardeşin en küçüğü en sıhhatlisi ve en mutlu olanıydı.  Şafak yenice söktüğünde babasıyla kalkar, sarımsı renkteki gün ışığı dolan sokağa çıkardı.  Sabahları biraz serin olduğundan babası uzun kollu bir kazak giydirmişti Hasan’a. 

Kahvaltı yerine geçen tek simiti ikiye bölüp ona veren babasına gülümsüyordu.  Ne o, ne de diğer kardeşleri mükellef bir kahvaltının sütle, peynirle ya da sucuklu yumurtayla yapıldığını bilmezdi.  Bilmemek çoğunlukla mutluluk getirirdi.  Yokluğunu bilmedikleri varlıkların, lükslerin hasretini çekmezlerdi böylelikle.  

Yarım simitle doyduğunu söyleyen babası karton topladıkları arabayı sürerken, henüz okul çağına gelmeyen Hasan’da üç adım arkasından yürüyordu. Sokaklar sabah işe yetişmek telaşıyla hızlı adımlar atan insanlarla dolmaya başlamıştı.  

Yeşil renkte çöp varillerinin yanına bırakılan karton kolileri arabaya dolduran babasına boş pet şişeleri toplayarak yardım etti. Çoğu zaman yatakta kalıp uyumak isterdi, amma ve lakin iki ablası da okula gittiğinden tek başına evde kalmasına babası izin vermiyordu.

Diplerinden geçen iki dirhem bir çekirdek kıyafetli ablaların, ağabeylerin babasına ve kendisine acıyarak baktığının farkında değildi.  Küçük Hasan onları içtenlikle gülümseyen gözlerinin ışıltısıyla selamlıyordu, bazıları ise duruyor ‘Günaydın’ diyerek onu selamlıyorlardı.  

Vakit öğlene yaklaşmaya dururken babası adını seslendi; “Len Hasan bak sana ne buldum!” 

Hemencecik babasının yanına yaklaşıp ona vereceği şeyi dört gözle bekledi.  Babası yeşil çöp varilinin içinden kırmızı tüylü, bir kulağının dikişleri patlamış beyaz burunlu bir ayı çıkardı.  Neredeyse boyu Hasan kadardı, babası kollarının arasına verdiğinde tüy kadar da hafif olduğunu anladı. 

Neşeyle kırmızı ayıyı bağrına basarken “Benim olsun mu baba, benim olsun mu?” diye sorarken, eğer oynamak isterlerse ablalarına da ara sıra vereceğini geçiriyordu. 

“Olsun ya aslanım, akşam ablan bir güzel yıkayınca tertemiz olur” dedi babası hoşnutlukla gülümserken. 

Küçük Hasan çöp kokan, bir kulağı yırtık kırmızı ayısını havaya atıp geri yakalayarak sevinçle kahkaha atıyordu. Bir kere onun burnuna hiçte pis geliyordu kokusu, hem de yesyeni bir oyuncaktan farksızdı. 

Bu kez okula giden formalı ablalardan bir kaçı durmuş Küçük Hasan’ın içten sevincini, coşkusunu telefonuna video olarak çekiyordu. Küçük Hasan bunun bilincinde değildi, tek düşündüğü ablası ayıyı yıkadıktan sonra onunla sarılıp uyumak istediğiydi.  Daha önce babasının yine çöpte bulduğu tekerleği kırık arabasıyla birlikte artık bir oyuncak ayısı vardı.  Hemde kıpkırmızı bir ayıcık.  

Çöpün içinde bulunan, küçük bir çocuğun şen şakrak kahkahalar atmasını sağlayan kırmızı ayıcık bu kez çok sevilecek özenle sarılacaktı.  Daha önceki sahibinin hor kullanarak yırttığı kulağı dikilecek, çöp kokularına layık görülen cüssesi tursille yıkanıp burcu burcu kokacaktı.  

Küçük Hasan’ın artık bir ayısı vardı. 

Bu gün babası saf mutluluğu çöpten çıkarıp oğluna vermişti…

 

-Semra Şenol

Yerle Bir Et!

Yerle Bir Et!

Suskun lisanım süslü cümlelerden yoksun, dilim dahi dönmez bu istihzaya.

Uyumak isterdim kalın yorganlar altında, 

Sesleri işitmeden, yüküm süren acılarıma inat gözlerimi kapatmak.  

Rüyalar aleminin yeşil yapraklı goncaları arasında yalın ayak,

Başımda esen hür ruhumla, bir saksağan kuşunun takibinde. 

İnsan kederinden kaçınmak isterken, yıldızların halesine dalarak

Bir başı mağrur, iki dirhem bir çekirdek ayrılıklarla avunarak hemen öleyim şimdi.  

Yastığa düşen başımda son nefesimin sıcaklığıyla, uyandırma beni!

Asla sevmedim bu keşmekeşi,

Anamdan duydum dünyanın zilletini, aklım ermedi meşum yalanlara.

Sahte duygulara bağışıklık kazanamadım, nutkum tutuldu.

Çare bulamadım içimdeki çürümüşlük hissiyatına, 

Tenimden akan sularla akıp gitmek istedim bir dereye. 

Şırıl şırıl akan gönlüm, dilleri lâl balıklara karıştı, 

Hemen şimdi öldür beni, billur renge boyanmış iken.

Zararımdan sıyrılmış en küçük hücreme dönmüşken, 

Sende yerle bir et beni! 

Semra Şenol 

İLKYAZ – Gülten Akın

İLKYAZ

 

Ah, kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya

Kalın fırçalarını kullanarak geçiyorlar
Evler çocuklar mezarlar çizerek dünyaya
Yitenler olduğu görülüyor bir türküyü açtılar mı
Bakıp kapatıyorlar
Geceye giriyor türküler ve ince şeyler

“Memelerinde biraz irin, biraz balık ve biraz gözyaşı
Bir dev oluyorsun deniz deniz deniz
sisin dere ağızlarından sokulup akşamları
Fındıklarımızı basıyor
Neyleriz kararan tomurcukları
Çocuklarımıza yalvarıyoruz: Aç durun biraz
Tecimenlere yalvarıyoruz:
Bir “Hotel” bir gizli evlenme az çiziniz
Bir banka az çiziniz bir yalvarma
Bizden size ve sizden dışardakilere

Karılarımızı yolluyoruz tırnaklarını kesmeye ve demeye
-Evet efendim-
Çocuklarımızı yolluyoruz dilenmeye
Bizler gidiyoruz yatağımız tanrıya emanet
Yazların motorlu çingeneleri

Ah, kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya

Baba evleri, ilk kez girilen ırmağa dönüş
Toprağa tutku, kendinden dolayı
Kulaklarımızı tıkıyoruz: Para para para
Kulaklarımızı açıyoruz: Kavga kavga kavga
Sorar belki biri: Kavga ama neden kavga
Komşumuza sonsuz balta, karımıza yumruklar içinde
-Bilmiyoruz neden kavga.

Sonra kasabanın cezaevinde
Silgimizi göz önüne yerleştiriyoruz
Günlerimiz iterek genişletiyoruz
Yer açıyoruz karılarımızı düşünmeye
Bizsiz geçen menevşeyi düşünmeye

Durup ince şeyleri anlatmaya
Kimselerin vakti olmasa da
Okulların kadın öğretmencikleri
Tatil günlerini çoğaltsalar da
Kutsal nemiz varsa onun adına
Gözlerimiz için bağlar dokusalar da
Birikimler ve çizgiler gitgide gitgide
Açmaya ilkyaz çiçekleri

Bir gün birileri öte geçelerden
Islık çalar yanıt veririz