Sokrates’in Öğüt Yerine Geçen Sözleri Nelerdir?

M. Ö. yaşayan ve halkının ahlak anlayışını olgunlaştırmak için hayatını adayan ünlü Filozof Sokrates, aynı zamanda felsefe, astronomi, matematik, geometri ve politika konularında eğitimlerde vererek adını tarihe kazımıştır.

Hayatın anlamı ve kendileri için gerçekten iyi olanı düşünmeye sevk eden Sokrates, Yunanistan’a yeni tanrılar getirmekle suçlanmıştır. Yunanistan’ın en ünlü filozofu olan Sokrates ölüm cezasına çarptırılmış ve zehir içerek ölmüştür.  İnsanların fiziki görüntülerini ve yüzlerini değiştiremeyeceklerini yalnız karakterlerini ve ruhlarını değiştirebileceklerine inanmıştır.

“Kimse bilerek kötülük yapmaz” diyen Sokrates’e göre insanları kötülüğe teşvik eden bilgisizliktir.

Sokrates’ten geriye kalan öğüt niteliğindeki sözleri, kendini bil öğretisini kamçılayan etkileri içerisinde barındırır.

 

  • Yalnız bir iyi vardır, Bilgi ve bir kötü vardır , Cehalet.
  • Ben bilmediğimi bildiğim için diğer insanlardan farklıyım.
  • Kendini bil.
  • Fazilet ruhun güzelliğidir.
  • Ben bir şey biliyorum, o da bir şey bilmediğimdir.
  • Kimse bile bile kötü değildir, her kötülük bilgi sanılan bir bilgisizlikten gelir.
  • Bir şeyleri değiştirmek isteyen insan önce kendinden başlamalıdır.
  • Tok gözlülük doğal zenginliktir, lüks ise yapay yoksulluk.
  • İyimser bir insan ayakkabıları çalınınca ayaklarım var ya diyebilen insandır.
  • Kadın erkekle bir kez eşit hale getirildi mi, artık ondan üstün olur.
  • Kimseye bir şey öğretemem, sadece onların düşünmelerini sağlayabilirim.
  • Hayattan uzaklaştığımız ölçüde gerçekliğe yaklaşırız.
  • Sorgulanmamış bir hayat, hayat değildir.
  • İnsanlar her zaman her yerde acıkmışlardır.  Ama her zaman her yerde erdemli olmamışlardır.
  • Yeşillikler toprağın çirkinliğini kapattığı gibi, tatlı sözde insanın bir çok kusurlarını örter.
  • Eğitimin pahalı olduğunu düşünüyorsanız, cehaletin bedelini hesaplayın…

Daha Önce Duymadığınız En Tuhaf Fobiler Nelerdir?

Fobi; bir objeye, bir aktiviteye veya her hangi bir olaya karşı duyulan olumsuz duygu, korku ve kaçınmak istemesine neden olan rahatsızlıktır. Gerçekte korku yaratmayacak bir şeye karşı fobi duymaları, o şeye karşı mantıksal düşünmelerini engelleyerek anksiyete krizi geçirmelerine neden olabilmektedir.

Fobi kelimesi Yunan mitolojisinde korku tanrısı olarak olarak tanınan Phobos’tan gelmektedir.  Dünya üzerinde değişik fobileri  bulunan fobik kişiler bulunmaktadır.  Günlük hayatlarında zorluk çekmelerine neden olacak Fobileri nedeniyle bir çoğu tedaviye başvurmak  zorundadır.

Fobi Belirtileri;

  • Terleme
  • Titreme
  • Bulanık Görme
  • Yüz Kızarması
  • Çarpıntı
  • Yutkunma zorluğu
  • Nefes darlığı
  • Ağızda oluşan kuruluk

Yapılan araştırmalar ışığında dünya üzerinde 400’den fazla fobi olduğu ve bu sayının giderek katlanacağını da belirtmekteler.  Duyduğunuzda inanmakta zorluk çekeceğiniz fobileri sizler için sıraladık, tuhaf oldukları kadar günlük yaşamı sınırlayan fobi listemiz sizleri hayrete düşürecek!

1- Antropofobi: İnsanlardan korkma

2- Agorafobi: Açık alan ve kalabalıktan korkma

3- Ablütofobi: Yıkanmaktan korkma

4- Agirofobi: Karşıdan karşıya geçme korkusu

5- Amnezifobi: Hafızasını kaybetmekten korkma

6- Bibliyofobi: Kitaplardan korkma

7- Erotofobi: Cinsellikten korkma

8- Fobofobi: Korkmaktan korkma

9- Helyofobi: Güneşten korkma

10- Hipnofobi: Uyumaktan korkma

11- Kakofobi: Çirkinlikten ve çirkin şeylerden korku duymak

12- Ksantofobi: Sarı renkten korkma

13- Selenofobi: Ay’dan korkma

13- Mageirocophobia: Yemek pişirmekten korkma

14- Nomofobi: Telefonundan uzak kalma korkusu

15- Panfobi: Var olan kötülüğe inanmak ve her şeyden korkmak

Aritmofobi Nedir?

Aritmofobi Nedir?

Aritmofobi, sayılardan korkmaya verilen rahatsızlığın ismidir.  Psikolojik bir rahatsızlık olarak tanımlanan Aritmofobi okul çağında yaşanan travmalardan oluşabilmektedir.

Sayıları görünce telaş yapan, tiksinen ve nabız atışları hızlanan bu kişiler, kolayca hesap yapamaz ve sayılara bakmaya tahammül edemezler.

Fobi hastalık derecesinde korku duymak kaygılanmak ve olağan dışı duyguların ortaya çıkmasına verilen isimdir.  İnsanların yaşadıkları kötü tecrübeler neticesinde bir çok farklı fobisi gelişebilir, tıpkı sayı korkusu olarak tanımladığımız Aritmofobi gibi.

GEÇ KALDIĞIM…

 

GEÇ KALDIĞIM…

Geç kaldığım, sevdasına bir türlü doyamadığım.

Nasılsın?

Bu gün gözkapaklarımın ardında suretinin en manalı halini gördüm.  Hatırıma düştün birden bire, kalbim bir anda kuş olup uçuverdi yanına.

Beni karşıla olur mu?

Yaban ellerde öyle boynu bükük, kimsesiz erguvanlar gibi bırakma.  Kokum sinen de can bulsun diye bütün telaşım, yoksa neyime seninle bir olabilmek.

Havari ellerim ceplerime ağır gelirken kilometrelerce boyunca volta ata ata yürüdüm. Başımda gök rengi gümüşi bulut öbekleri, solgun çuha çiçekleri! Midemde inceden bir sızı, sanki sindiremediğim bir sözden geri kalanı.

Bir yanım baş veren güneş tarlaları, bir yanımsa kanyonların yalnızlığı.

Can şenliğim, daha da mı gelmeyeceksin?

Arayıp soramam halini, bilmek istesem de ne yaptığını, kimle yandığını. Kırıldığım yerden yaklaşamam sana, duvarları aşacak cesareti basiretsiz gururumda bulamam.  Ancak her güzel şeyi sana ithaf ederek yürürüm.  Tabanlarım ağrıyana, genzim yolların tozuyla dolana kadar şikayet etmeden yürürüm.

Acıklı bir hayat yaşadım derdim soranlara, kendi yalanıma kendim uydum bana kalırsa. Cüret edemediklerimin yüzeysel sancılarında buldum kabahati.

Menfur bir hastalığa tutuldum, geç kaldığım.

Korunmasızım sinir uçlarımı deşen yoksunluğa, zannederim ki bu illet beni götürecek tez elden…

 

  • Semra Şenol

Mor Cepken Nedir?

Mor Cepken Nedir?

Osman Şahin’in 2016’da yazmış olduğu eserin ismi olan Mor Cepken, kadının dik duruş sembolü olarak nitelendirilebilir.  Yörüklerin hayatlarına ve geleneklerine dair bir öyküyle tüm kadınlara seslenen yazar, kitap da yer alan aşk hikayesi ile yine kadınların gücüne dem vurmuştur.

1940 yılında Mersin’de doğan yazarın bir çok öyküsü uyarlanarak filmlere konu olmuştur.  ‘Kibar Feyzo, Züğürt Ağa, Kurbağalar, Adak, Keriz, Gülüşan’ filmlerinin senaryoları Osman Şahin’in yazdığı öykülerden uyarlanarak beyaz perdeye aktarılmıştır.

Toplumcu gerçekçi yazarımız feodalitenin insanlar arasında oluşturduğu yıkımı, modernitenin arkasında sakladığı sığlığı ve kısır döngüyü başarılı bir şekilde anlatmayı sürdürüyor.  Edebiyat dünyamızın nadide isimlerinden Yaşar Kemal, Osman Şahin için şu sözleri dile getirmiştir; ‘“Bana on Türk öyküsü seç deselerdi birini ‘Kırmızı Yel’ seçerdim”.

Yörük hikayeleri ve folklordaki üstün başarısı bilinen yazarın kendi sözleri ile Mor Cepken’ini tanıyalım.

“Mor Cepken” unutulmaz büyük bir aşk öyküsüdür. Öykü okunduğu zaman bunu herkes anlayacak. Mor Cepken, göçebe yörüklüğünün kadınlarına tanıdığı yüce bir haktır. Erkeklerin ise korkulu rüyasıdır. Mor Cepken, Karacaoğlan türkülerinde geçer. Günümüzde Ege, Muğla, Antalya ve Toros yörüklüğünde yaşlı kadınlar tarafından hâlâ bilinir.

Yörük kızlarının çeyiz bohçasına önce Mor Cepken konur. Kenarları sarı simgelerle işlenmiş, yelek biçiminde, mor renkli bir giysidir. Yörük kızları sevdikleriyle evlenirlerdi. Başlık parası gibi alışkanlıkları yoktu. Mor Cepken evlilikte yeri, zamanı geldiğinde, darda kalan yörük kadınının erkeğine karşı kullandığı bir boşanma özgürlüğünün simgesidir.

Mor renk ihanete uğramış, aldatılmış, aşkın rengidir. “Mor Çatı” adı oradan gelir. Bizler dünyaya Mor Cepken’i yeterince tanıtabilseydik 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü “Mor Cepken Günü” olarak kutlardık.

Evli yörük kadını, ihanete uğrayınca ya da kocası tarafından aşağılanıp dövülünce, bir şekilde Mor Cepken’i giyip herkesin görebileceği bir yere oturdu. Bu “ben bu herifi boşadım” demektir. O zaman akan sular durur, herkes işini gücünü bırakır. Masal anaları ile doğum ebeleri Mor Cepken giyen kadının çevresini alırlar. Boşadığı kocası ise evinden dışarı çıkamaz, kahveye gidemez, kimse yüzüne bakmaz. Büyük ödün verip de karısına Mor Cepken’i çıkartamazsa ömür ömüre dul kalacaktır. Kimse ona dul-şaşı kızını bile vermez. Körocak olarak kalır.

Göçebe yörüklüğünün kadınına tanıdığı hakka, özgürlüğe bakın siz! Bu olay günümüzde olsa erkek Mor Cepken giyen karısını herkesin gözleri önünde vurur, öldürür.

OSMAN ŞAHİN

Karadut Şiirinin Acıklı Hikâyesi – Bedri Rahmi Eyüpoğlu

KARADUT

Karadutum, çatal karam, çingenem
Nar tanem, nur tanem, bir tanem
Agaç isem dalımsın salkım saçak
Petek isem balımsın a gülüm
Günahımsın, vebalimsin.

Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan
Yoluna bir can koyduğum 
Gökte ararken yerde bulduğum 
Karadutum, çatal karam, çingenem 
Daha nem olacaktın bir tanem 
Gülen ayvam, ağlayan narımsın 
Kadınım, kısrağım, karımsın.

II

Sigara paketlerine resmini çizdiğim 
Körpe fidanlara adını yazdığım 
Karam, karam 
Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam 
Sıla kokar, arzu tüter
Ilgıt ılgıt buram buram. 
Ben beyzade, kişizade, 
Her türlü dertten topyekün azade 
Hani şu ekmeği elden suyu gölden.
Durup dururken yorulan 
Kibrit çöpü gibi kırılan
Yalnız sanat çıkmazlarında başını kaşıyan 
Artık otlar göstermelik atlar gibi bedava yaşayan 
Sen benim mihnet içinde yanmış kavrulmuşum

N’etmiş, n’eylemiş, n’olmuşum 
Cömert ırmaklar gibi gürül gürül 
Bahtın karışmış bahtıma çok şükür. 
Yunmuş, yıkanmış adam olmuşum.

Karam, karam
Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam
Sensiz bana canım dünya haram olsun.

Ardında kırık bir aşk öyküsü taşıyan bu şiir, Bedri Rahmi Eyüoğlu’nun yasak aşkı Mari Gerekmezyan’a yazdığı satırlardır.  Esmer güzeli sevgilisine Karadutum, Çatal Karam, Çingenem diye seslenen Bedri Rahmi, dillere düşen aşklarının geride kalan tarafıydı.

1949’da İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi-Heykel Bölümüne misafir öğrenci olarak gelen Mari Gerekmezyan heykeltıraştı.  O dönemde akademide asistanlık yapan ünlü ressam ve yazar Bedri Rahmi E. tanıştı.  Birbirlerine delice tutulan iki aşık, sanatla ördükleri sevdalarını birbirlerine lanse etmekten çekinmediler.

Mari sevdiği adamın büstünü yaparken, sevdiği adam ise bu aşka şiirleri ve tablolarıyla karşılık veriyordu.  Tüm İstanbul bu aşktan haberdar olurken, Bedri Rahmi’nin evli olduğu eşi Eren hanımda sessiz kalarak kocasının ona dönmesini bekliyordu.  Bedri Rahmi Mari ile tanışmadan çok kısa bir süre önce eşi Eren Hanımdan bir oğlu olmuştu.

Ermeni asıllı olan Mari, ailesi ve toplumdan bu aşk uğruna dışlanıp aforoz edilirken, her zorluğa göğüs gererek günler ve aylarca sevdiği adamın yanında olmayı sürdürüyordu.

Kaşı kara, gözü kara Mari’nin ne yazık ki bahtı da karaydı.  Depdebeli aşklarını hiç hesapta olmayan bir felaket sonlandıracak, ayrılmalarına sebep olacaktı.

Mari tüberkülozdu, iyileşmesini sağlayacak olan antibiyotik dönemin şartları yüzünden temin edilemiyordu.  Yıl 1947’ydı dünya savaşı sonrası ilaç fiyatları çok yüksekti.  Bedri Rahmi tablolarını yüksek fiyatlara satarak sevdiği kadını Mari’yi yaşatmak için uğraşıyor, ölüme direnmesini istiyordu.  Ne yazık ki çabaları boşa giden ressamın karadutu, Mari Gerekmezyan aynı yıl içinde İstanbul Alman Hastanesinde gözlerini hayata yumdu.

Acı kaybını kaldıramayan Bedri Rahmi sanattan uzaklaşırken kendisini alkole ve kadehlere verdi.  Onu bu sarsılmaz acıdan kurtaran ise eşi Eren Hanım oldu. Dağıttıklarını toparlayan, yeniden yaşama tutunması için uğraşan Eren Hanım sonunda Bedri Rahmi’ye sirayet eden yastan kurtarabilmişti.

Yıllar sonra 1949’da İstanbul Büyük Kulüpte toplanan insanlar tarafından şiir okuması istenen Bedri Rahmi, yanında eşi olmasına rağmen Karadut’u okudu.  Gözlerinden yaşlar akarken, sesi titrerken okuduğu bu şiiri dinleyenlerin hepsi şiirin kime yazıldığını biliyordu.

Eren Eyüpoğlu’da biliyordu.  Ve sessizce kocasının o kadın için akan gözyaşlarına, safi aşk dolu sözlerine katlanıyordu.  O gecenin devamında bir süreliğine Paris’e yaşamaya giden Eren hanım, eşine mektup yazarken şu satırları kaleme almıştı.

“Canuşkam,

Kulüpte bir gece, şiir okumuştun, hani! Hatırladın mı? Gözlerinden, birden yaşlar döküldüğünü görünce içimin karardığını hissetmiştim. Sesin, nasıl titremişti. Hey! Bütün bunları hatırlıyor musun? Sanki böğrüme, kızgın bir ütü yapışmış gibi olmuştum. O gece… Senin seneler sonra bile olsa yanıp tutuştuğunu anlamıştım! Bedri’nin ruhuna, insan üstü bir gücün acıyıp, ona güç vermesi için dua etmiştim. Ruhunun çektiği acıları Allah dindirsin. Allah sana resim yapma sevinci versin ve bizim yanımızda yaşamaktan, mutluluk duyabilmeni sağlasın.

Eren.”

Duaları nihayet kabul bulan Eren hanım, sabırla beklediği eşi ona geri dönene kadar bekledi.  Oğlu ve karısının yanına dönen Bedri Rahmi Eyüpoğlu 1974’de vefat edene kadar ailesi ile mutlu bir ömür yaşadı…

Mobbing Nedir?

Mobbing terimin karşılığı bir kişiyi taciz etme, kabadayılık taslama, onunla alay etme  ve zorbalık taslama gibi eylemlerin yapıldığı grupsal bir olaydır.  Ofis hastalığı olarak nitelendirilen mobbing, düpedüz kişiye yapılan psikolojik tacizdir.

Mobbing tüm yönleriyle kişiyi damgalayan, küçük düşmesine sebebiyet veren, alaycı, izolasyon ve dışlamayı içerisinde barındırır.

Literatüre ofis şiddeti olarak gören mobbing, iş yerindeki bir grubun bir şahıs üstünde yoğunlaşarak dışlama ve kötü hatta düşmanca davranışları sonucu kişinin sindirilmesiyle ortaya çıkmaktadır.  Kişi bu baskı nedeniyle işini doğru düzgün yapamayarak kendisini ortamda güvenli hissedememektedir.

Üstleri, meslektaşları ve astları tarafından mobbing gizliden gizliye, açık şekilde yada dolaylı olarak yapılabilir.  Başarısı ve iş yerindeki yeteneği dolayısıyla mobbinge maruz kalan kişi, diğer grupta tehdit olarak algılanır.

Tehdit olarak algılanan kişiye yapılan mobbing örneklerine şunları verebiliriz;

  • Alay etme
  • Lakap takma
  • İşini sabote etmek
  • Çalışmasını zorlaştıracak ortam oluşturmak
  • Ofis ortamında tecrit edilmesi
  • Yokmuş gibi davranmak
  • Kaba ve kötü sözlerle onurunu kırma
  • Sözlü olarak küçümseme
  • Pozisyonunu beğenmeme
  • Gurur kıran şakaların yapılması
  • İş tanımında olmayan işlerin verilmesi
  • Motivasyonunun düşmesi için uğraşmak

Mobbing’e uğrayaşan kişilerde zamanla stres ve kaygı düzeyinin artması, psikolojisinin bozulmasına kadar varırken kişinin işinden istifa etmesine kadar dayanmaktadır.

Birey bu durumla karşılaştığında mobbing’e uğradığını delil olarak ispatlayarak, alttaki mercilere başvurabilir;

  • Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına
  • ALO 170
  • Başbakanlık İletişim Merkezi (BİMER)
  • TBMM
  • Türkiye İnsan Hakları Kurumu
  • Kamu Görevlileri Etik Kurulu

İlber Ortaylı Kimdir, Gençlere Tavsiyeleri Nelerdir?

21 Mayıs 1947’de Avusturya Bregenz bölgesindeki bir göçmen kampında dünyaya gelen İlber Ortaylı, Kırım Tatarı bir ailenin çocuğudur.  Henüz 2 yaşındayken 1949 da ailesiyle birlikte İstanbul’a yerleşmiştir.

Rusya tarihini ve Rusçayı annesinden öğrenen İlber Ortaylı’nın annesi Şefika Hanım Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Rus Dili ve Edebiyatı bölümde görev almaktaydı.

Ankara Üniversitesi  Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Tarih bölümünü 1969’da bitirdi.  Ayrıca Viyana Üniversitesi Slavistik ve Orientalistik bölümünde de öğrenim görmüştür.

Tanzimat Sonrası Mahalli İdareler teziyle 1974 yılında  doktor, Osmanlı İmparatorluğunda Alman Nüfuzu adlı çalışmalarıyla 1979’da doçent oldu.

Devletin akademik politikalarına tepki olarak 1982 yılında görevinden istifa etmiştir.  Moskova, Paris, Berlin, Viyana, Princeton da misafir profesör olarak dersler vermiştir.  1989’da Türkiye’ye geri dönerek profesör olan İlber Ortaylı, Cambridge, Oxford ve Tunus üniversitelerinde, Roma ve Sofya’da konferanslar ve seminerler vermiştir.

Bizzat yazarak Türk kamuoyuna sunduğu eserleri, televizyon programlarıyla tarihe ışık tutan İlber Ortaylı, gençlere hayat ile verdiği tavsiyelerle de oldukça dikkat çekmiştir.

İlber Ortaylı’nın ağzından gençlere hayatta başarılı olmalarını sağlayacak önerileri;

  • Tartışmasız muvaffakiyet getirecek tek şey; lisan öğrenmektir. Türkler için yabancı dil büyük problem. Şimdi bütün lisan kursları dolu. İnsanlar, benim zamanımdaki gibi bir gün başlayıp ikinci gün kaçmıyor, bir panik var. Yani durum değişiyor fakat yeterli değil.
  • Bizim gençlerin asıl problemi iyi tahsil alamamaları. O yüzden yapılacak tek şey var; kendilerini yetiştirecekler. Başından yetersiz bir eğitime girdiklerini kabul etsinler. O zaman sukutu hayal fazla olmaz.
  • Ters düşünmeye alışmalılar. Devamlı her şeyi sorgulamalılar. Yoksa babaları, dedeleri gibi aynı bağnaz kafayla devam ederler, sözde modern fikirleri benimsemeleri bir şey ifade etmez. Bir de Türkiye’yi öğrenmeleri lazım. Ne yazık ki ülkelerini bilmiyorlar.
  •  Biz memleketin tadını tuzunu almış, acısını çekmiş bir nesiliz. Bizim nesil kendine göre hayatın tadını çıkardı. Çalışanımız da var, çalışmayanımız da var. Ama Türkiye bizden şikâyet edemez. Bizden sonra çok kötü şeyler oldu. Çünkü görgüsüzlük arttı.

 

YAZ BAHÇESİ – Bronz Atlı 3

YAZ BAHÇESİ – Bronz Atlı 3

Leningrad’da yaşadığı andı bu, boş bir yolda, Alexander’ın hayatının mümkün olduğu, Alexander’ın mümkün olduğu bir an. İşte orada duruyordu, genç bir Kızıl Ordu subayı, günleri geleceği olmadan belirlenmiş, arzuları dizginlenmemiş, Rusya’da savaşın başladığı gün devriye geziyordu. Tüfeği omzunda durmuş, gözlerini neşeyle dondurmasını yiyip şarkı söyleyen sarışın, taze, göz alıcı kıza dikmişti. Önünde onu bekleyen hayatı bilmeden ona bakarken aklından geçen…

Karşıya geçmeli mi, yoksa geçmemeli miyim?

Ve Alexander geçti, ona hayat suyu vaat eden bu sarışın kız çocuğuna doğru yürüdü. Üzerlerine bombalar yağarken, Rusya’nın Stalin’in, Almanların savaş uçaklarından kusan ölüme rağmen ona yürüdü.

Aşkı, kanı, evlat sevgisini ve uzun yaz gecelerini bulduğu kadınla bir ömre uzandı.  Sevdi, çok ama çok sevildi Alexander.

Tatyana, karşıdan gelen çakı gibi Kızıl ordu askerine baktı.  Onun hayatına dokunacak, yaşamını ona hediye ederek yaralarını saracaktı.  Hatta onu çürümek üzere olduğu esir kampından kurtaracaktı.

Bedenen güçlü, kalben yaralı bu askere çocuk verecek onu aşkıyla iyileştirecekti.

Birlikte her zorluğa göğüs gererek, yitirdikleri sevdiklerinin anısına bir yaşam boyu mutlu olacaklardı…

Harika bir serinin sonuydu, okudukça boğazımı düğümleyen, savaşa dair bir çok acıyı tanıtan bir kitaptı.  Her yönden siyasi çıkarların ülke insanlarını sürüklediği vahşeti, her şey bittikten sonra geriye kalan zihin sancıların, kabusların üstesinden gelinme hikayesini anlatıyordu.

Tatyana ve Alexander; unutulmaz bir aşkın iki yoldaşıydı.

Mutlaka okunmalı…

Hayattayken Sadece Bir Tablosu Satılan Ünlü Ressam Kimdir?

Hayattayken Sadece Bir Tablosu Satılan Ünlü Ressam Kimdir?

30 Mart 1883 doğumlu olan yazar Hollanda’nın güneyindeki Brabant bölgesinde dünyaya gelmiştir.  Ailesinde zengin kişiler olmasına rağmen babası bir köy papazı olan ressamın tam ismi Vincent Van Gogh’dur.

Çocukluk yıllarını ‘kasvetli, soğuk ve kısır’ olarak adlandıran Van Gogh, 12 yaşında başladığı eğitimini geç algıladığı ve zor öğrenmesi nedeniyle yarıda bırakmıştır.

İlk ruhi bunalımını 1875’de  Ursula Loyer ile evlenmek istemesi ve ret cevabı almasıyla geçirmiştir.  İşsiz güçsüz olarak avare avare dolaşan, sergi ve müzeleri dolaşarak resim yapıyordu.  İngiltere de kaldığı dönemlerde ise iyice içine kapanan, dindarlaşan Van Gogh, Londra’nın güneyinde bir okulda gönüllü öğretmenlik yaptı.

İlahiyat dersleri olarak fakir madencilik bölgesi olan Borinage da papazlık yaptı, kötü yaşam koşulları  mecbur kaldığı mahrumiyetler neticesinde Tanrıya olan inancını kaybetti.  Maden işçilerine yaptığı yardımlar karşında hem deli hem de veli ismiyle şöhretlendi.

Madenciler ve köylü tarafından Çağdaş İsa olarak anılan Van Gogh, kilise tarafından rahiplik mesleğinin saygınlığını zedelediği için işine son verildi.  Ressam Ridden van Rappart tarafından anatomi ve perspektif dersleri alarak resim tutkusuna yöneldi. Kardeşi Theo bu tutkusunu gerçekleştirmesi için maddi manevi desteğini veriyordu.

Sonsuz bir insan sevgisi barındırmasına rağmen gerçek aşktan yana yüzü hiç gülmemişti. İnsan sevgisini, aşkı, sefaleti tablolarına nakşeden Van Gogh resmi o kadar çok seviyordu ki, boyaları direk tuvale sıkıp parmaklarıyla eziyordu.  Boyaların renklerine düşkün olan ressamın boyaları yediği ve yemeklerine renk katsın diye içine koyduğu da söylenmektedir.

1890  23 Aralık gecesi küstah tavırlarına dayanamadığı Gaugin’in gırtlağını usturayla kesmeye çalıştı, elinden kurtulan ressamdan hıncını alamayarak kendi kulağını kesti.  Kesik olan kulağı ise şehirde genelevde tanıdığı bir kadına verdi.

Bu hadisenin devamında kardeşi tarafından akıl hastahanesine yatırılan ressam, burada halüsinasyonlar görmeye başladı.  Kendi isteğiyle  Saint – Remy  akıl hastanesine yatırıldı, resim yapmaya burada da devam etti.

Hayatta olduğu 37 yıllık ömründe satılan ilk ve son tablosu ‘Kırmızı Üzüm Bağı‘ eseriydi.

İkinci kez akıl hastanesinden çıkan Van Gogh, kardeşi Theo’nun yanına yerleşti.  Resim yapmak için güneşin ısıttığı tarlalara giden Van Gogh, 27 Temmuz 1890 tarihinde daha öncesinde temin ettiği tabanca ile göğsü ve karın boşluğu arasından kendini vurarak intihar etti.

Dış merkezli bir yapıya sahip, dengesiz ruh haliyle dönemsel psikotik rahatsızlığı nedeniyle intihar ettiği anlaşılan ressamın tabloları ölümden 3-4 yıl sonrasında ünlenerek resim dünyasında hak ettiği yeri aldı.