Pablo Escobar Kimdir, Medellin Cartel İle İlişkisi Kısaca Nedir?

Kolombiya’nın Rionegro kentinde 1 Kasım 1949’da doğan Pablo Escobar’ın tam adı Pablo Emilio Escobar Gaviria’dır. İlkokul öğretmeni bir anne ve çiftçi bir babanın oğlu olan Escobar, yoksul bir çocukluk hayatı geçirdi.  Bu sebeple para kazanmak için gençliğinde her türlü yolu denedi. Bu da erken yaşta suç işlemesine, uyuşturucu satıcılığına kadar uzanan bir geçmişe sahip olmasını sağladı.

Hırsızlıkla başladığı suçlara, kaçak sigara, sahte ikramiye biletleri eklendi. Daha sonrasında Kolombiya’nın en büyük kenti Medellin’de ünlü iş adamlarını fidye için kaçırmaya başladı.  Koko bitkisinin en çok yetiştiği Peru, Ekvator, Bolivya üzerinden uyuşturucunun trafiğini elinde tutan Kolombiya Escobar’ın büyük bir servete kavuşmasını sağladı. 1970’li yıllarda uyuşturucu kaçaklığına başlayan Escobar, 1980’li yıllara gelindiğinde dünyanın en zengin adamlarından biri haline gelmişti.

Medellin Cartel diye adlandırılan bir suç organizasyonuna katılan Escobar, daha sonra kurucuları arasında yer alarak organizasyonun başı oldu.  Medellin’in en büyük uyuşturucu kartelini oluşturan Pablo Escobar, kokain üretimi, dağıtımı ve satışını elinde tutuyordu.  Öyle ki Amerika’ya giren uyuştucunun %80’ini Escobar kontrol ediyordu.

Kolombiya’da bir çok cinayete ve suça karışan uyuşturucu baronu, fakirlere yardım amaçlı projelerde yer alarak modern Robin Hood olarak adlandırılıyordu.  ABD hükümeti yargılamak için Escobar’ın kendilerine verilmesini istiyordu.Ülkedeki güçlü konumu nedeniyle onu ABD’ye teslim etmeyi reddeten Kolombiya, işlediği suçlardan dolayı Escobar’ı yargılayarak özel bir hapishanede kalmasına karar verdi.

Kalacağı hapishaneyi kendisinin yaptırmasına izin veren hükümet, Pablo Escobar’ın lüks bir villa gibi inşa ettiği La Catedral’da kalmaya başladı.. Bu hapishane de disko, saunaya kadar her türlü lüks bulunuyordu ve istediği zaman hapishaneden çıkabiliyordu.

La Cadetral’da dahi suç işlemeye devam eden ve cinayet işlemeyi sürdüren Escobar’ı kontrol altına alamayan Kolombiya hükümeti onu gerçek bir hapishaneye almaya kararı verdi.  Bunun üzerine tutuklanmamak için kaçan Escobar, bir yıl boyunca kaçak hayatı sürdü.  Aralık 1993 yılında onu yakalamak isteyen askerlerle çatışmaya girdiğinde ölü olarak ele geçirildi.

Pablo Escobar’ın ölümünden sonra Kolombiya’nın en büyük suç organizasyonu olan Medellin Cartel’de kısa sürede dağılarak yok oldu. Dünyanın en zengin uyuşturucu baronu olan Escobar adına bir çok kitap, film ve televizyon projesi yapıldı….

Lonca Teşkilatı Kısaca Nedir?

Osmanlı idari sisteminde günümüzdeki esnaf kooperatifleri ve sivil toplum kuruluşları niteliği taşıyan Lonca teşkilatı bir çok esnaf ve zanaatkarın bir araya gelerek mesleki gruplaşmadan oluşurdu. Farklı meslek grubundaki esnaflar ürettikleri malların kalitesini standart hale getirmek, haksız rekabetin önüne geçmek, sabit fiyat ve esnaflar arasındaki anlaşmazlıkları çözmek amacıyla kurulmuştur.

Esnaf gruplarının bir araya gelerek oluşturduğu bu topluluk kendi aralarında seçtikleri Esnaf Kethüdası (Esnaf Şeyhi) daha sonrasında kadı tarafından sicile kaydedilirdi. Lonca teşkilatı sayesinde esnaflar idarede belli bir söz sahibi olmuştur.

Esnaf şeyhleri esnaflar arasındaki anlaşmazlıkları ve sorunları çözer, esnafları denetleme görevinde yer alırdı. Lonca teşkilatı esnaflar kadar halkında iyiliğini gözetmekteydi.  Kusurlu ve ayıplı mal satılması halinde, müşteriye kötü davranılması ve haksız rekabete yol açanlar üstünde yaptırım uygulama hakkına sahipti.

Esnaf şeyhi bu durumlarda öğüt verme cezası, Cerime (iade) cezası, dükkan kapatma ve Lonca teşkilatında çıkarılma cezalarını uygulayabiliyordu.

Lonca teşkilatı özellikle orta çağda üretim ve iş gücünün düzenlenmesinde önemli bir yer tutmuştur.  Ürün kalitesinin standartlaşmayla birlikte usta-çırak ilişki de dahil olmak üzere ticaretin kayıt altına alınmasını sağlamıştır.  Lonca teşkilatı Avrupa mallarının 1838 ticaret sözleşmesiyle Osmanlı pazarına girmesiyle sistemi çökmeye başlamıştır.

Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi Nedir, Maslow Piramiti Teorisi Kısaca

Kişilerin gereksinimleri üzerine bir kuram ortaya atan Abraham Maslow, insanların temel ihtiyaçlarından başlayarak karmaşık psikolojik ihtiyaçlarına kadar sıralamıştır. Kişilerin gereksinimleri kuramına göre insanın ihtiyaçları ve motivasyonu dış faktörlerden daha çok ruhundaki ihtiyaçlara dayanmaktadır.

Abraham Maslow insanın ihtiyaçlarını temel ihtiyaçlardan başlatarak karmaşık ve kişisel ihtiyaçlara yükselterek bir piramit oluşturmuştur. Bunlar;

  • Fizyolojik ihtiyaçlar
  • Güvenlik ihtiyacı
  • Sosyal ihtiyaçlar, sevgi/ait olma
  • Saygınlık ihtiyacı, öz güven/başarı
  • Kendini gerçekleştirme ihtiyacı olarak sınıflandırmıştır.

Kuramın sahibi Maslow’a göre insanların ihtiyaçları sınırsızdır ve ihtiyaçlarını giderdikçe başka bir ihtiyaç doğmaktadır.  Maslow ihtiyaçlar hiyerarşisine göre kişi ihtiyacını giderene kadar belli bir motivasyona sahiptir. İnsani güdüleriyle amacına sahip olana kadar ihtiyacına dayalı büyük bir ilgi besler ve onu elde ettiğinde memnun olma/hoşnut olma durumu olası değildir.

Kişi duyduğu motivasyonla birlikte ihtiyacını giderdikten sonra belirleyici etkisini kaybeder.  Maslow ihtiyaç hiyerarşisine göre piramidin alt düzeyindeki ihtiyaç karşılanmadan bir üst düzey ihtiyacın karşılanması mümkün değildir.

Maslow’a ait ihtiyaçlar hiyerarşisi 5 ana gruba ayrılmaktadır.

1- Fizyolojik ihtiyaçlar

Açlık, susuzluk, nefes alma gibi yaşamsal ihtiyaçlar insanın en temel ihtiyacıdır. Kişi en temel ihtiyacını gerçekleştiremediğinde diğer ihtiyaçların bir önemi yoktur.

2- Güvenlik ihtiyacı

Korunma, barınma ve yasalar uyma ihtiyaçları kişinin güvenliğe gereksinim duyduğunu göstermektedir. Kişi ilkel çağlardan bu yana fizyolojik ihtiyacını giderdikten sonra barınacağı, güven içinde yaşayabileceği bir yer arayışına girmektedir.

3- Sosyal ihtiyaçlar

İnsan tek başına yaşayamayan sosyal bir çevre gereksinimi duyan bir canlıdır.  Aile, eş, akraba ve arkadaşlardan oluşan bir sosyal çevre onun yaşamını kolaylaştıracaktır. Kişinin aidiyetlik duygusu ve terk edilmekten korkması sosyal ihtiyaçlarını doğurmuştur.

4- Saygınlık ihtiyacı

İnsanlar yapısı gereği takdir edilmek, değer görmek ister. Çift yönlü bir ihtiyaç olan saygınlık, kişinin önce kendisine değer vermesi karşısındakinden de bunu beklemesi üstüne kuruludur.  Bir nevi değerlere bağlı olan bu ihtiyaçlar kişinin yaşadığı toplumda değerli bir statüye yerleşme gereksiniminden gelmektedir.

5- Kendini gerçekleştirme ihtiyacı

Bu gereksinimler kişiye göre farklılık gösterir.  Kişinin kendine has olan yetenekleri, yaratıcılığı onu hayvanlardan ayıran en büyük özelliktir.  Kendini gerçekleştiren kişi empati duygusu gelişmiş, kültürel anlamda kendisine yeten, demokratik bir kişiliğe sahip insandır.

Hospitalier Şövalyeleri (St. Jean Şövalyeleri) Nedir, Kısaca

11. yüzyılda kurulan Hospitalier (Hastane) Şövalyeleri aynı zamanda St. Jean Şövalyeleri olarak da bilinir. Rodos adasını merkez olarak belirledikleri için Rodos Şövalyeleri olarak da anılmaktadır.  Katolik kilisesine bağlı olan bu oluşumun ilk kuruluş amacı hayır işlemektir. İtalyan tacirle tarafından Müslümanlardan izinle Kudüs’e gelen hasta, yoksul hacı adaylarına yardım ederlerdi. Dönemin şartlarına kıyasla bağımsız bir devlet kadar güçlü bir tarikat olan Hospitalier Şövalyeleri, güçlü ve bağımsız bir orduya bile sahipti.

Avrupa ve Osmanlı Devleti üzerinde büyük etkiler bırakan Hospitalier Şövalyeleri, 1309 yılında Rodos adasını istila ederek burayı bir merkez haline getirmiş, donanmasını güçlendirmiştir.  Yerel ve merkezi yönetimden ayrılarak bağımsız hareket eden bu tarikatın bilindiği üzere 2000’den fazla şövalyesi bulunuyordu.

Papa’ya karşı sorumlu olduklarına inanan şövalyeler savaş dönemlerinde Haçlı Ordusunun süvari birliği olarak kanlı çatışmalara da katılmışlardır.  Hacıyolu olarak bilinen Kudüs yolunu korumakla başlayan görevleri daha sonra Haçlı Ordusu ruhuna bürünmüş, sonrasında Müslümanların Endülüs’ten çıkarılmalarına kadar farklı harekatlarda görev almışlardır.

Hospitalier Şövalyeleri Haçlı ordusundan ayıran kıyafetleri uzun mantoları üzerinde yer alan beyaz haç işaretiydi.  Bu şövalyeler genellikle atlı birliklerden oluşuyordu. Günümüzde hala yardım tarikati olarak faaliyetini sürdüren Hospitalier Şövalyeleri, Birleşik Milletlere gözlemci olarak katılma ayrıcalığına sahiptir.

Devşirme Sistemi Nedir, Osmanlı Devletinde Kısaca Devşirme Sistemi

Devşirme; devşirme filinden gelen manası toplamak olan bir kelimedir.  Bürokratif bir sınıfın oluşmasını amaçlayan devşirme sisteminde savaş esirleri içerisindeki yetenekli küçük çocukların ailelerinden alınarak özel okullarda eğitime tabi tutulmasıyla oluşmuştur. Genç ve yetenekli çocukları küçük yaşlardan itibaren sıkı bir eğitim altında eğitilerek devlete sadık üstün asker ve yönetici yetiştirme sistemine Devşirme denmektedir.

Osmanlı devletinde devşirme sistemi kendi tebaasından gençlerin yetiştirilmesi üzerine kurulmuştur.  Savaş esirlerinden asker yetiştirme- ordu kurma geleneğine dayanan Devşirme sisteminin, Osmanlı devletindeki ilk adı ‘Pençik Sistemi’dir.  Yeniçeri Ocağına devlete bağlı ve sadık asker kazandırılmak için gayri-müslim savaş esirlerinin çocukları yetiştirilmiştir.

Devşirme sistemi Pençik sisteminden daha teşkilatlı ve köklü bir sistemdir, Yeniçeri Ocağını kuran 1. Murad devşirme sistemini uygulamaya koymuştur.  Devşirme sisteminin kurumsallaştırılması ve kanunlaştırılması II. Murat’a dayanmaktadır.

I. Murad daimi ordunun olması ve asker ihtiyacının artmasıyla askerlik yapmaya elverişli gayri-müslim Hristiyan çocuklarının 5 de 1’nin alınarak Türk-İslam terbiyesi ve eğitilmesini sağlamıştır.  Yeteneğine ve kabiliyetine göre ayrılan çocukların gücü kuvveti ve dövüşmeye yeteneği olanlar askere, zeki ve herhangi bir konuda yeteneği olanlar ise saray için ayrı olarak yetiştirilirdi.

Devşirme çocuklar Enderun mektebinde örf ve geleneğe göre eğitim alarak Osmanlı devletinin bürokrasisine katkı sağlayacak şekilde eğitildi. Vezirlerden, büyük komutan ve devlet adamları devşirme sistemiyle sarayda bir yüksek bir mertebede görev alabiliyorlardı.

Devşirme sistemine alınacak çocukların yaşları 8-18 arasında değişirdi.  Ailenin tek çocuğu, doğuştan sünnetli olanlar, keller, fodullar, sarışınlar, kahya çocukları, aşırı uzun boylu olanlar alınmazdı. Ayrıca Türk, Kürt, Gürcü, Acem, Rus,Yahudi çocukları asla devşirilmezdi.  Boşnak, Arnavut, Sırp, Hırvat, Bulgar, Rum çocukları devşirilirdi.

Osmanlı devletinde devşirme sistemindeki yetiştirilen kişiler asla köle olarak görülmez, köle muamelesi yapılmazdı.  Osmanlı devletinde Kayseri taraflarında devşirilen ve büyük bir makama gelen Mimar Sinan, Pargalı İbrahim Paşa, Köprülü Mehmed Paşa, Sokullu Mehmed Paşa, Kuyucu Murad Paşa devşirme sistemiyle devlete büyük katkılar sağlayan kişilerdir…

Wilson İlkeleri Nedir, Wilson İlkelerinin Maddeleri

14 ilkeden oluşan Wilson ilkeleri Birinci Dünya savasında kazanan ve kaybeden tarafların kesinleşmeye başladığı bir dönemde ortaya çıkmıştır.  Beklenenden uzun süren 1. Dünya savaşı iki tarafı da olumsuz etkilemiş, savaşın etkileri ağırlaşmıştı.

8 Ocak 1918 günü ABD Başkanı Woodrow Wilson tarafından hazırlanan ilkeler, her iki tarafında savaştan en az zararla çıkmasını ve dünya üzerinde bir daha böyle bir savaşın yaşanmamasını hedeflemiştir.

Taraflar arasında antlaşma koşullarını sınırlayan Wilson İlkeleri 14 maddeden oluşmaktaydı.  Daha sonrasında eklenen maddelerle bu sayı 27 prensiplere ulaşırken tüm dünya kamuoyunda yayınlanmıştır.

Wilson İlkelerinin Amacı

Wilson ilkelerinin ilk amacı taraflar arasındaki savaşı barış içinde bitirmektir. Savaş sonrasında uluslar arası sınırların belirlenmesi ve ilişkilerin güçlendirilmesidir.  Tüm dünyayı etkisi altına alan 1. Dünya savaşı çoğu ülkeye açlık, yoksulluk ve ölüm getirmiş, çok ağır sonuçlar doğurmuştur.  Wilson İlkeleri yenilen devletlerinde toprak bütünlüğünü korumak gayesinde olsa da, kazanan tarafın devlet çıkarlarını gözetmesiyle ancak kağıt üstünde kalmıştır.

14 madde Wilson İlkeleri

1. Tam bir açıklık içinde varılmış barış anlaşmalarından sonra hiçbir özel uluslararası anlaşmaya gidilmemeli ve diplomatik etkinlik her zaman içtenlikle ve kamuoyunun gözü önünde yürütülmelidir.

2. Denizlerin uluslararası sözleşmeler gereğince bütünüyle ya da kısmen kapatılabilmesi dışında, savaşta ve barışta karasuları dışındaki bütün denizlerde mutlak seyrüsefer serbestliği sağlanmalıdır.

3. Barışı onaylayan ve korumak için anlaşan ülkeler arasındaki bütün ekonomik engeller olabildiğince kaldırılmalı ve ticaretin eşitlik temelinde yürütülmesi sağlanmalıdır.

4. Her ülkede silah gücünün iç güvenliği sağlamaya yetecek en düşük düzeye indirilmesi için yeterli güvenceler karşılıklı olarak verilmelidir.

5. Sömürgelerin bütün talepleri serbest, açık görüşlü ve tümüyle tarafsız bir yaklaşımla ele alınmalı, bu tür egemenlik sorunlarının çözümünde ilgili halkların çıkarlarıyla egemenliği tartışılan devletin adil taleplerinin eşit ağırlık taşıması ilkesine kesinlikle uyulmalıdır.

6. Rusya İmparatorluğu’na ait bütün topraklardan yabancı askerler çekilmeli, Rusya’yı ilgilendiren bütün sorunlar, kendi siyasal gelişimini ve ulusal politikalarını bağımsızca belirlemesine olanak verecek biçimde dünyanın öbür uluslarının en uygun ve özgür işbirliğiyle çözülmeli, Rusya’nın kendi belirleyeceği kurumsal yapıyla özgür uluslar topluluğuna içtenlikle kabul edimesi, hatta gereksinim duyabileceği ya da isteyebileceği her türlü yardımın yapılması sağlanmalıdır. Gelecek birkaç ay içinde öbür ulusların Rusya’ya karşı tutumları iyi niyetlerinin, Rusya’nın gereksinimlerinin kendi çıkarlarından farklılığını kavrayıp kavramadıklarının ve bencillikten uzak, akıllı bir yaklaşımla onun sorunlarına yakınlık duyup duymadıklarının kesin göstergesi olacaktır.

7. Yabancı askerler Belçika’dan çekilmeli ve bu ülke hiçbir kısıtlama olmaksızın bütün öbür özgür ulusların sahip olduğu egemenlik haklarına yeniden kavuşmalıdır. Bunun gerçekleşmesi, ulusların birbirleriyle ilişkilerini düzenlemek amacıyla koydukları kurallara duydukları güvenin yeniden sağlanmasında en önemli rolü oynayacaktır. Bu düzeltme yapılmadan uluslararası hukukun yapısı ve geçerliliği örselenmiş kalacaktır.

8. Bütün Fransız toprakları özgürlüğüne kavuşmalı ve işgal edilen kesimler geri verilmelidir. 1871’de Alsace-Lorraine konusunda Fransa’ya Prusya tarafından yapılan ve yaklaşık elli yıldır dünyada istikrarlı bir barışın kurulmasını önleyen haksızlık, herkesin çıkarlarına olan barışın yeniden sağlanabilmesi için düzeltilmelidir.

9. İtalya’nın sınırları, açıkça belirlenmiş ulusal sınırlar temelinde yeniden çizilmelidir.

10. Avusturya-Macaristan halklarının uluslar arasındaki yeri korunmalı ve güvence altına alınmalı, bu halklara özerk gelişme olanağı tanınmalıdır.

11. Yabancı askerler Romanya, Sırbistan ve Karadağ’dan çekilmeli, işgal edilen topraklar geri verilmelidir. Sırbistan’a denize serbest ve güvenli çıkış sağlanmalıdır. Çeşitli Balkan devletleri arasındaki ilişkiler tarihsel bağlılık ve ulusal sınırlar temelinde dostça görüşmeler yoluyla yürütülmelidir. Balkan devletlerinin siyasal ve ekonomik bağımsızlığıyla toprak bütünlüğüne ilişkin uluslararası güvenceler anlaşmada yer almalıdır.

12. Bugünkü Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Türk kesimlerine güvenli bir egemenlik tanınmalı, Türk yönetimindeki öbür uluslara da her türlü kuşkudan uzak yaşam güvenliğiyle özerk gelişmeleri için tam bir özgürlük sağlanmalıdır. Ayrıca Çanakkale Boğazı uluslararası güvencelerle gemilerin özgürce geçişine ve uluslararası ticarete sürekli açık tutulmalıdır.

13. Polonyalıların yaşadığı tartışmasız olan toprakları içine alacak bağımsız bir Polonya devleti kurulmalı, bu devletin denize serbest ve güvenli çıkışı sağlanmalı, siyasal ve ekonomik bağımsızlığıyla toprak bütünlüğü de uluslararası sözleşmeyle güvence altına alınmalıdır.

14. Büyük küçük bütün devletlerin siyasal bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü konusunda karşılıklı güvence vermek üzere özel sözleşmelerle bütün ulusları içine alan bir birlik oluşturulmalıdır.

Wilson ilkelerinin diğer İtilaf ve İttifak devleri arasında imzalanması savaşın daha önce bitmesine neden olmuştur.  Yenilen taraf İttifak devletleri Wilson ilkeleriyle umutlanırken, İtilaf devletleri ilkeleri kendilerine göre yorumlamıştır.  Bunun sonucunda Kurtuluş savaşı ve 2. Dünya savaşıyla birlikte Wilson ilkeleri amacını yitirmiştir…

Mevlid Kandili Nedir, Anlam ve Önemi

Mevlid kelimesi ‘doğmak, doğum zamanı, doğum yeri’ anlamlarına gelmektedir.  Arapça bir kelimeden türetilen Mevlid, Peygamber efendimizin (sav) doğum gününe verilen isimdir. Peygamber efendimizin doğumu vesilesiyle yapılan törenleri ifade etmek amacıyla kullanılır.  Rebiul-evvel ayının 11. ve 12. günleri arasındaki gece Mevlid Kandili’dir.

İslam aleminin kurtuluşu için gönderilen son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s), doğum günü bu sene 2019’un 8 Kasımına denk geliyor. Tüm Müslümanlar Mevlid Kandili’inin bereketinden yararlanarak feyz alacak.

Hz. Muhammed (s.a.s) 571 yılında Kameri aylardan Rebiul-evvel ayının 12. gecesinde dünyaya gelmiştir.  Mevlid kandilinde peygamber efendimizin doğum günü hürmetine duâlar okunarak ibadetler edilir, günün nurundan yararlanılır…

Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki:

(Âdem aleyhisselam Cennetten çıkarılınca, “Yâ Rabbî, Muhammed aleyhisselamın hürmetine beni affet” diye dua etti. Allahü teâlâ ise, [ne cevap vereceğini bildiği hâlde, cevabını diğer insanların duyması için] “ Yâ Âdem, onu henüz yaratmadım. Nereden bildin?” buyurdu. Âdem aleyhisselam da, “Arşta, La ilahe illallah, Muhammedün Resulullah yazılı olduğunu gördüm. Anladım ki, şerefli isminin yanına, ancak en çok sevdiğinin, en şerefli olanın ismini layık görürsün” dedi. Allahü teâlâ buyurdu ki: “ Yâ Âdem, doğru söyledin. O, bana insanların en sevgilisidir. Onun hürmetine dua ettiğin için seni affettim. Eğer Muhammed aleyhisselam olmasaydı, seni yaratmazdım.”)

Engizisyon Mahkemeleri Nedir, Neden Ortaya Çıkmıştır?

Engizisyon kelimesinin Türkçe karşılığı soruşturmadır.  Orta çağ Bati ülkelerinde kurulan Engizisyon mahkemeleri Katolik kilisesi tarafından kurulmuştur.  Katolik ve Protestanlık mezhebine sahip Hristiyanlık, bu iki mezhep arasında çatışmanın çıkmasına neden olmaktadır.  Katolik mezhebi, Protestanlık mezhebine kıyasla daha katı ve sert kurallara tabidir.

Avrupalılar için bir kara leke olan Engizisyon mahkemeleri ilk defa 1231 yılında Papa IX.Gregorius tarafından kuruldu. Mahkemenin kurulmasının amacı Hristiyanlık ilkelerine karşı gelenlerin cezalandırılması, Katolik mezhebine karşı gelenleri ise sapkın olarak suçlamaktı.  Çünkü dine isyan etmek devlete isyan etmekle eş değer görülüyordu.

İspanya’da 1483 yılında yeni bir engizisyon mahkemesi kurularak Yahudiler, Müslümanlar, Ortodokslar dinleri yüzünden suçlanarak vahşice idam edildi.  Hristiyan dinine mensupmuş gibi davranan Yahudileri ihbar yoluyla bularak cezalandıran mahkeme, o dönemde totaliter bir yapıya sahipti.

Mahkeme tarafından halka Katolik mezhebine sahip olmayanları ihbar etmeleri şu sözlerle salık verilmişti.

“Eğer Musa’nın şeriatına göre Şabat tutan herhangi bir kimseyi tanıdınız veya duyduysanız; Cumartesi günleri Yahudilere mahsus şekilde temiz kıyafetler giyinip Yahudi bayram günlerinde masalarına temiz örtüler, yataklarına temiz çarşaflar seren, Cuma akşamından itibaren ışıklarını söndüren, yiyecekleri eti suda iyice temizleyip kanını akıtan ya da yedikleri sığır veya kuşun boğazını keserek öldüren; bu esnada bazı sözler söyleyerek kanı toprakla örten, et yenilmesi yasaklanan Paskalya perhizinde veya başka kutsal günlerde et yiyen, ölüm döşeğinde duvara doğru dönen ve öldüğünde kişiyi yıkayıp vücudundaki tüm kılları kesen birilerini tanıyorsanız mutlaka ihbar edin.”

Engizisyon mahkemelerinde avukat bulunmuyordu, sorgulayıcı kurul, noter ve yetkisi yüksek yargıçlar mahkemeleri yürütüyordu.  Engizisyon mahkemelerinde sorgulanan kişilere suçları itiraf edilene kadar vahşice işkence ediliyor, zulüm had safhalara ulaşıyordu.  Diri diri yakmaktan, yırtıcı hayvanların önüne atmaktan, Böğüren Boğa metoduyla metal bir boğanın içine atılıp alttan ateş yakarak acıyı en yükseğe çıkarmaya kadar çeşitli işkenceler bulunuyordu.

İşkenceden sağ kurtulanlar halkın gözü önünde infaz edilerek, halkın mahkemeden korkması sağlanıyordu.  Müebbet cezası alanların ise mallarına el koyularak ailesi ve yakınları yoksulluğa terdi ediliyordu.

Avrupa’nın kara lekesi olarak tasvir edilen Engizisyon mahkemeleri bir çok katliam düzenleyerek, canice Katolik olmayanları cezalandırmıştır.  Orta çağdaki Avrupa’nın kara günlerini temsil eden Engizisyon mahkemeleri matbaanın yaygınlaşması, halkın din konusunda bilinçlenmesiyle mahkeme ve Papa’ya olan bağlılık sorgulanmaya başlanmıştır.

Mahkemelerin kaldırılması ise 1807 yılından başlayarak 1820 yılına kadar sürmüştür.  Kapatılan en son engizisyon mahkemesi Portekiz’dedir.

Mehmet Ali Erbil’in hastalığı Kaçış Sendromu Nedir?

Ülkemizde Kaçış Sendromu olarak adlandırılan hastalık şu ana kadar Mehmet Ali Erbil’de gözlemlenmiştir.  Nadir görülen bu hastalık son günlerde en çok aranılan hastalıklar arasında girmiştir. Banyosunda kaza geçirerek hastaneye kaldırılan Erbil, tedavisi sırasında Kaçış Sendromu hastalığının nüksetmesiyle 258 gün boyunca yoğun bakımda kalmıştı.

Kaçış sendromu adı verilen hastalığın tıp literatüründeki tanımıyla Capillary Leak Syndrome, ani şoklara sebebiyet veren, uzun süreli krizlerin yaşanmasına neden olan tehlikeli bir hastalıktır.  Hastalık ilk defa 1960 yılında Dr. Bayard Clarkson tarafından teşhis edilmiştir.  Ender hastalıklardan biri olan kaçış sendromu hastalığına sahip dünyada 791 vakaya rastlanmıştır.  Ülkemizde Mehmet Ali Erbil’de görülen bu hastalık, kanın yoğunlaşması ve tansiyon düşmesi gibi bulgular vermektedir.

Kılcal damarlarda sıvı ve mineral, protein, su gibi maddelerin herhangi bir nedenden dolayı damar dışına geçmesiyle gelişen bir hastalıktır.  Hastanın yaşamsal bulguları ani bir şekilde kötüleşebilir, hastalığın tanısı koyulduğunda yakından takip edilmesi komplikasyon durumunda ani müdahale gerektirir.

Hastalığa neye bağlı olduğu ve geliştiği günümüzde hala bilinmemektedir.  Damar içi basıncın ve tansiyonun ani düşüşü şok tablosunun gelişmesine neden olmaktadır. Kaçış Sendromu hastalığının belirtileri şunlardır;

  • Kanın yoğunlaşması
  • Tansiyon düşmesi
  • Karın ağrısı
  • Baş dönmesi
  • Bulantı ve kusma
  • Vücudun bazı bölgelerinde şişlik
  • Bağırsaklarda ödem
  • Şok
  • Kanda asit birikimi

Kara Cuma (Black Friday) Nedir, Nasıl Ortaya Çıkmıştır?

Black Friday, Türkçe Karşılığıyla Kara Cuma Şükran gününün hemen ardından kasımın dördüncü Cuma günü düzenlenen indirim ve alışveriş etkinliğine verilen isimdir.  ABD de dahil olmak üzere tüm dünyaya yayılan bir etkinlik haline gelmiştir.  Yurt dışındaki firmalar için Noel sezonunun başladığını ifade etmektedir.

Yılbaşı ve Noel öncesi alışveriş dönemini başlangıcını temsil eden Kara Cuma, herhangi bir şekilde kötü şansı işaret etmemektedir.  Kara lakabını almasının nedeni ise farklı olaylar neticesinde ortaya çıkmıştır.  ABD’de black ifadesi genellikle borsa krizlerini isimlendirmek amacıyla kullanılmıştır.

1932 yılından bu yana ABD’de düzenlenen bu güne daha öncesinde bir ad verilmemişken, tarih 1961 yıllarını gösterdiğinde Black Friday ifadesi kullanılmaya başlanmıştır.  ABD’nin en büyük şehirlerinden biri olan Philadelphia’da yaşanan trafik ve yaya karmaşası bu kaosa Black Friday adının verilmesine neden olmuştur.

Noel alışverişi yapmak isteyen binlerce kişinin yaya olarak trafik akışını bozmasıyla bu adı alan gün Amerika ve bir çok ülkede firmalar ve mağazalardan tarafından düzenlenmeye devam etmektedir.  Şükran günü ve Noel arasında yer alan bu özel günde indirimden faydalanmak isteyen kalabalıklar mağazalarda büyük izdihama neden olmaktadır.

2000’li yıllara gelindiğinde ise Kara Cuma yurt dışı ülkelerinde alışveriş çılgınlığına dönmüştür.  Bu özel günde çoğu ünlü markalar mağazalarını erken saatte açarak, alışveriş yapan kabalığa ürünlerini sunmaktadır.  Büyük kazanç elde etmelerini sağlayan etkinlik bazı şiddet ve yaralanma olaylarına da ev sahipliği yapmıştır ..