Ürkütücü Oyuncak Bebek Adasındaki Tuhaf Gizem!

Korkunç görünümüyle ilgi görmeye başlayan küçük ada, ürkütücü görüntüyle adrenalin sevenlerin yeni adresi olarak görülüyor.  Arkasındaki gizemle birlikte oyuncak bebeklerin ağaçlara asılı olduğu ada, tuhaf bir görüntüye sahip.

Mexico City’nin güneyinde kanallarla çevrili kırsal alan Xocimilcho’da yer alan Oyuncak Bebek Adası hikayesini duyanların kanını dondurmaya yetiyor.

 

Su kanallarıyla etrafı çevrili olan adanın farklı ve özel olmasını sağlayansa oyuncak bebeklerle dolu olması.  Bu oyuncak bebeklerin çoğunun kolu ve bacağı yok.  Adanın hikayesi yıllar öncesine dayanıyor, küçük bir kız çocuğunun su kanallarına düşerek kaybolmasıyla başladı.

Don Julian Santana adındaki bir adam vahim olaydan sonra su kanallarının içinden kız çocuğuna ait oyuncak bebeği buluyor.  Küçük kızın ruhunu onurlandırmak isteyen ve adayı kötü ruhlardan korumak isteyen adam bulduğu bebeği ağaca asıyor.

Zaman içinde bunu bir ritüele ve saplantıya dönüştüren adam adadaki bütün ağaçlara oyuncak bebekler asıyor.  Bütün ağaçlar kafası, kolu yada bacağı eksik bebeklerle dolarken, hikayenin en tuhaf kısmı ise Julian Santana’nın da 2001 yılında su kanalında tıpkı kız çocuğu olayındaki gibi boğularak ölmesi.

İnsanlar tarafından garip ve korkutucu bir atmosferi olduğu söylenen ada, Julian Santana’nın ailesi tarafından düzenlenen turistik gezilerle doluyor.  Dünya genelinden bu sıra dışı esrarengiz adayı ziyarete bir çok turist akın ediyor…

Kadınlara Kusur Yok, Makyaj Yok, Filtre Yok !

Bir çok kadın yüzündeki sivilce ve akneleri gizlemek adına makyajın boyunduruğu altına kalmak zorunda kalıyor.  Doğallıktan yana olsalar bile yüzlerindeki kusur olarak gördükleri izleri çevresinden saklama telaşına girmiş durumda.  Yapılan araştırmalarda yüzünde sivilce, akne ve cilt hastalığı olan kadınların etraflarına karşı kendilerini utangaç hissettikleri açıklanmış.

Güzellik algısı ve kozmetik dünyası öyle bir devir yarattı ki kadınlar, ekranlarda ve dergilerde kusursuz bir bedene ve cilde sahip kadınların daha makbul olduğu dayatmasına boyun eğmek zorunda kaldı. Bu algı çalışmasını yıkmak isteyen Fotoğrafçı Sophie Harris-Taylor, kadınların kusurlarıyla da güzel olduğunu kanıtlamak için bir proje başlattı.

Cilt problemi yaşayan 20 kadınla bir dizi fotoğraf çekimi yapan Sophie Harris- Taylor, projesi hakkında şu cümleleri söyledi.

Kadınların içinde bulundukları cildi sevmelerine izin veren ve güçlendiren bir dizi çalışma yapmak istedim. Ben de gençliğim boyunca sivilce ve aknelerle mücadele ettim. Ve normal bir cildi özledim. Ancak normallik, etrafımızda gördüğümüz imgelerle tanımlanır. Tüm kadınların kusursuz ve kusursuz bir cilde sahip olduklarına inanıyoruz ancak öyle değil. Birçok kadın gül hastalığı, sivilce ve egzama gibi problemlerle baş etmeye çalışıyor. Ve kendilerini makyaj gibi bir maskenin arkasına saklanma zorunluluğunda hissediyorlar. Burada bu problemi yaşayan kadınların yalnız olmadıklarını bilmelerini istedim. Eğer bunlar bir kusur olarak görülüyorsa biz kadınlar böyle de güzeliz.

Güzellik algısını yıkan fotoğraf kareleri;

 

 

Pembe Etekli Prensesi Öldürdüm!

Gözümü bir açtım ki üstüm başım pembenin her çeşit tonuna bulanmış halde.  Hangi rengi sevdiğim sorulmamış, varlığından habersizim gök mavisinin, toprak kahvesinin, portakal turuncusunun renginden.  Tiril tiril, uçuş uçuş eteklere bezenerek fanusun içindeki balerine benzemişim.

Ağzımı açtığımda sesimin ayarını yapmam, mahalle arkadaşlarımın kullandığı jargonda konuşmamam tembihlendi.  İyi hoş, bir şekilde usturuplu oturma kalkma eğitimini aldığımda, beni uzak diyarlara götürecek olan beyaz atlı prensimi beklemem gerektiğini öğrendim.

Bu atlı prens öyle muazzam bir şeydi ki hayatımı ona göre şekillendirecek, gık dese hemen yutkunacaktım. Dünyaya geliş amacım beyaz atlı prensin yemeğini pişirip taşıran, bebeğini doğran, evini temizleyen yan karakter olmaktı.  Bu öğretiler doğrultusunda büyütüldüm.

Doğrusuna bakarsanız kitaplardan hoşlanıyordum ben, aklımı ve beynimi doyuran sayfalarda daha bir özgürdüm.  Beni şartlamıyor, yönlendirmeye ve denetlemeye çalışmıyorlardı. Daraltılan ufkumu bu sayede genişlettiler.  Yaratılış amacımın beyaz atlı prense hizmet olmadığını, ancak ve ancak sevdiğim kişiye yoldaşlık etmek olduğu kanaatine varmamı sağladılar.

Fikirler değiştiğinde, mantık evresine vardığımda yakışıksız dilimle bütün gözleri diken gibi üstüme çektim.  Entel dantel konuşmalarım öyle çok yadırgandı ki, dış kapının mandalı gibi ortada kalıverdim.  Beni atının terkisine atacak prensi çoktan ret etmiş, prenses eteğimi başımın üstünden çıkarıp atmıştım.

Ağzıma geleni söylemiyordum tabi ki, ancak düşüncelerimi kendime saklamıyor yanlışı görüyorsam susmuyordum.  Beni ikincil konuma getiren koca bulma kaygısını, ata sporlarımızdan olan trip furyasını takip etmiyordum. Özgürlüğün ilk evvela akılda başladığını fark ettim.  Çayımı kendi irademle şekersiz içip, hoşuma giden dövmeyi tamda istediğim yere yaptırdım.

Beyaz atlı prensin bulmayı beklediği pembe etekli prensesi öldürmüş, helvasını dahi kavurmadan defnetmiştim. Kurallarımı koyarak, sınırlarımı bilerek, çapımın neye yettiği bilinciyle post-modern kadına evrildim. Mantığımın yanaşmadığına yanaşmadan, eğilir gibi yapmadan yüzümü güneşe döndüm.

En sonunda bulut beyazını sevdiğimi fark ettim, beyaz atlar bana göre değildi!…

-Semra Şenol

 

Ünlü Şarkıcı Havai Fişek Yüzünden Hayatını Kaybetti!

Ünlü şarkıcı ve dansçı olan İspanyol Joana Sainz, konser verdiği sırada karnına isabet etmesiyle hayatını kaybetti. Konser anında yaşanan faciayı seyircilerden biri telefonuna kaydetti!

Las Berlanas şehrinde düzenlenen festival kapsamında sahneye çıkan Joana Sainz bir kazaya kurban gitti.  Ünlü İspanyol şarkıcı 15 kişiden oluşan Süper Hollywood Orkestrası ile birlikte sahne aldı.  Dans gösterisi başladığında hem şarkıcı hemde dansçı olan Sainz’in dans ettiği sırada havada havaiyi fişek gösterisi başladı.

Havaiyi fişekleri atan cihazın bozulmasıyla birlikte sahnede dans eden Sainz’in karnına havaiyi fişek isabet etti.  Dansçılar kazayı fark ederek hemen Sainz’in yanına koştu, seyircilerin görüntülere şahit olmaması adına perde hemen kapatıldı.

Konser verdiği binlerce kişinin karşısında kaza nedeniyle kendinden geçen şarkıcı, apar topar hastaneye kaldırılmasına rağmen kurtulamadı…

 

‘Ruhi Mücerret’den Alıntılar

Kurtuluş savaşının son gazisi Ruhi Mücerret’in içine düştüğü intikam ateşini anlatan roman, Murat Menteş’in 2013 yılında yazdığı romandır.  4 bölümden oluşan kitapta her bölüm farklı bir hikayeye pencere açarken, 100 yaşındaki kahramanın ağzından anlatılmaktadır.

Yayınlandığı tarihten itibaren yoğun bir ilgi gören roman günümüzde hala sevilerek okunmaktadır.  April yayıncılıktan çıkan enfes kitaptan harikulade alıntıları sizler için derledik.  Okumayanların bile hoşuna gidecek bu alıntılardan sonra, kitabı alıp bir çırpıda okumak isteyeceksiniz.

“Senden bekleneni, sana emredileni ya da
seni kurtaracak olan değil; kalbinin
derinliklerinde tasdikleneni yap. İyiliği
içselleştir.”

Yanlış çağda yaşamanın stresi içerisindeyim .

 

-Hayat nasıl gidiyor?
-Yaşayan birine sor.

 

“Bir insan acıdan delirdiğinde, diğerleri onun acısını değil, delirdiğini görürler.”

 

İlk aşk unutulmazmış. Peki ya son aşk? Ölürken ruhunuzun bedeninizden sökülen o son parçası? Camilerde omuz omuza duran kambur ihtiyarların kalbi büsbütün boş mu sanıyorsunuz? Peh.

Delirsen bile gerçeklerden kaçamıyorsun. Mahvolmakla, sorumluluklardan kurtulamıyorsun. Suç işleyerek yasaları değiştiremiyorsun.

 

Aşk gençlerin oynadığı fakat ihtiyarların bildiği bir oyundur.

 

“Mezar taşlarındaki ölüm tarihleri, ölülerin bizi kaç yıldır beklediğini gösterir.”

 

Felek, tesadüflerle sağ gösterir ve gerçeklerle sol vurur. Mutluluk, bu ikisi arasında geçen sürede yaşanır.

Asla yapmam” dediğimde, tam da öyle davranmama varan bir geri sayım başlıyor.

Cemal Süreya’dan Eşi Zuhal’e Yazdığı ’13 Günün Mektupları’ndan Alıntılar

Şiirlerin duayeni Cemal Süreya’nın en sevdiği, oğlu Memo’dan önce tuttuğu biricik sevgilisi ve eşi Zuhal hanıma yazdığı mektuplardan sizler için altınlar paylaşacağız.

Cemal Süreya karısını özel bir aşkla sevmiş olmasına rağmen çapkınlığıyla da ün salmıştı.  ‘İpekböceği sesli sevgilim’ dediği eşi Zuhal hastalanıp hastanede yattığında, ayrı geçirdikleri her gün için birer mektup kaleme aldı.  Bu mektuplar aşkının, sevginin, özlemin, sadakatinin bir göstergesiydi ona göre, mektupların içine şiirlerini de sığdırmıştı Süreya!

Bakın Cemal Süreya, eşine 13 gün boyunca neler yazmış, neler söylemek istemişte satırlara kazımış…

12 Temmuz 1972

Zuhal’im, hayat! Hayatımsın. Bunu bilmeni isterim. En önce bunu bilmeni. Bir de şeyi bilmeni isterim: benden yanlış yere, yok yere kuşkulanıyorsun. Sana hiçbir zaman hayınlık etmedim ben. Edemem. Kaç yıldır evliyiz, yan yanayız. Hala başım dönüyor senlen, esrikim senlen, seviyorum seni. Her geçen gün daha büyük bir aşkla. N’olur, akkavakkızı, anla beni. Bu sevgimi hor görme. Kendininkine uydur, yakıştır. Bu satırları ilk evimizin altındaki kahvede yazıyorum. Ve ben seni o ilk günlerdekinden daha büyük bir tutkuyla seviyorum. Biz iki ayrı ırmak gibi ayrı yerlerden kopup geldik, kavuştuk bir noktada, yanı başımızdan küçük bir kol da alarak büyük bir nehir meydana getirdik; birlikte akıyoruz şimdi. Nicedir bu böyle. Hep de böyle olacak. Denize dökülene, ölene dek. Bizim için tek koşul mutluluk olabilir. Hiçbir şey bozamaz birliğimizi. “Üçüz, gözüz biz”. Sen de öyle düşünmüyor musun? 

13 Temmuz 1972

Anlamalısın beni, birtakım büyük şeylerin peşindeyim. Bazı iddialarım var, onları gerçekleştirmek istiyorum. Bunun dışında çok şeye niyetim de, vaktim de olmuyor. Bu konuda işte, asıl bu konuda anlamalısın beni. Hiçbir yönden kuşkulanmamalısın benden. Ben ki sana senin şahdamarından daha yakınım, nasıl kuşkulanırsın benden? Destekle beni (zaten hep desteklemişsindir) bak neler yapıyoruz. Nerelerden ne sular akıtıyoruz.

14 Temmuz 1972

Düşünüyorum da aşk sözcüğünü de biraz eksik buluyorum şu senlen ben aramızdaki ilişkiye. Daha büyük, daha sağlam bu bizimki. Aşk onun içinde sadece bir kısım galiba. Ötesinde aşkla birlikte, ama yer yer, zaman zaman onu aşan başka duygular, başka esriklikler, başka baş dönmeleri de var bizde. Seni seviyorum, ve senin için her şeyim. Beni seviyorsun, ve benim için her şeysin. Bir insan için şu kısa hayatta bundan daha büyük ne olabilir ki. Acaba Mecnun Leyla’yı elde edip onunla evlenseydi, Ferhat Şirin’e kavuşsaydı, aradan bu kadar yıl geçtikten sonra bizim birbirimize olduğumuz gibi tutkun olabilir miydi? Yangın olabilir miydi? Sen ne dersin buna? 

15 Temmuz 1972

Beni nasıl savunursun sonra. Birisi bana çok şişmanladığımı söylemişti de, hemen saldırıya geçmiş, şişman olmadığımı ileri sürmüştün. Oysa pekala fazla okkalanmıştım o günler. Sen busun işte. Sevdiğini her durumda savunursun, onun kusurlarını görmezsin. Ne sevgilisin sen.
* Ama Aragon’un şu dizesi de bir gerçek: “Göğsüne bastırırken kırar sevdiği şeyi”
* O da var. Kişi kimi zaman çok sevmenin getirdiği yanlışlıklara da düşüyor. Sevdiği şeyi göğsüne fazlaca bastırırken örseliyor onu. Hoyratlaşıyor bir yerde aşk. Acaba bu gerçekten aşkın kaçınılmaz bir gereği mi? Kimi zaman öyle belki. Ama, ben, öyle olmamalı diyorum. İnsani çizgiden sapmamalı. Aşkı insani çizgide bütünlemeli. Mutluluk da, sanırsam, o zaman bütünleniyor. Güven, mutluluğun temelidir. Güven aşkın ve her türlü aşkın, yani cesaretin, yani kavganın temelidir.

“Sen birinci hamura basılmış dokuz punto karaktersin. Alın yazımsın, daha doğrusu alın yazımın en okunaklı yerisin.”

 

“Hayat uzun değil sevgilim. Güzel geçirmeliyiz hayatımızı. Sen yanımda ol, gam kasavet çeker gider. Türkülenirim. Mutluluk gelir ılım ılım. Sevda sözlerinin bini bir para.
“Biz koşuyu kaybettikten sonra da koşan atlarız
Seni seviyorum.”

“Sana rastlamak mutluluktu; sana sahip olmak başka bir şey, başka bir ad bulmak gerek; İçine taşınması gibi bir şey insanın..”

-CEMAL SÜREYA 

27 Defa Bıçaklanarak Can Çekişen Gence Yardım Edilmesini Engellediler!

Batman Otobüs terminalinde Kan davası nedeniyle defalarca bıçaklanarak öldürülen 20 yaşındaki Suat Yüksekbağ, kanlar içinde dakikalarca can çekişti.  Elindeki bıçaklar ve sopalarla polis ve çevredekilerin yardım etmesini engelleyen zanlılar R.K ve A.K adlı kardeşler bir çok insanın önünde 20 yaşındaki genci vahşice öldürdüler!

Şehirlerarası otobüs terminalinde meydana gelen olayda canını kaybeden Suat Yüksekbağ, Siirt’ten babasının mevsimlik işçi olarak çalıştığı Batman’a ziyarete gelmişti. Henüz askerden yeni terhis olan genç Siirt Baykan’a dönmek için otobüs terminaline geldiğinde R.K ve A.K kardeşlerin bıçaklı sopalı saldırısına uğradı.  Aldığı bıçak darbeleriyle yere yığıldığında, bıçaklı ve sobalı olan saldırgan kardeşler gencin başında bekleyerek kimseyi yanaştırmadı.

Yaralıya yardım etmek isteyen çevredeki insanlar ve polisler saldırganların direnişleri yüzünden kan kaybeden gence yaklaşamadı.

Polislerden biri saldırgan katillerden birine silah doğrulturken, diğer polis ekipleri olay yerinde toplanan kalabalığı dağıtmaya çalıştı.  Olay anları kamera görüntüleriyle an be an kayıt altına alınırken yaralının başından çekilen kardeşler hemen tutuklanarak gözaltına alındı.

Çok sayıda bıçak darbesi olan genç olay yerine gelen sağlık ekipleri tarafından Batman Bölge Devlet Hastanesine kaldırıldı. Hastanede hayatını kaybeden genç otopsi yapılmasının ardından toprağa verilmek üzere Siir’in Baykan ilçesine götürüldü.

Güvenlik kamerasının kaydettiği görüntülerde genç yerde kanlar içerisinde yatarken, bir polisin katillerden birine silah doğrultu görülüyor. Başka bir polis ise elinde biber gazı tutarak kalabalığı dağıtmaya çalışıyor.

Video rahatsız edici görüntüler içermektedir !

30 Ağustos 1922’de gerçekleşen Büyük Taarruzun Zafer Bayramı ilan edilişi !

Tüm yurdu bayrağımızla donatan, coşkuyla ve sevinçle kutladığımız 30 Ağustos Zafer Bayramı bu gün itibariyle 97. yıl dönümünü kutluyor.  Yurdumuzda ve KKTC’de ve dış temsilciliklerde törenler düzenlenerek kutlanan 30 Ağustos Zafer Bayramı ve Türk Silahlı Kuvvetleri Günü, ülkemizin kuruluş başarısını bir kez daha bizlere hatırlatıyor.

97 yıl boyunca minnetle, coşkuyla ve mutlulukla kutladığımız bu özel gün milletimizin yeniden ayağa kalktığı başarı öyküsünün bir parçası.  1926 yılında yayınlanan genelge ile tüm yurtta ve cihanda 30 Ağustos’un hatırlanması güvence altına alınmıştı.

5 gün 5 gece süren Büyük Taarruzun 30 Ağustos 1922’de Türk Ordusunun kesin zaferi ile sonuçlanmıştı.  Bir milletin küllerinden yeniden doğuşunu simgeleyen Taarruz, büyük bir gizlilik titizlikle yürütüldü.  Büyük Taarruzun tarihini ve planını sadece Gazi Mustafa Kemal Paşa ve yanındaki iki yakın asker arkadaşı dışında kimse detaylara sahip değildi.

Ankara’da yer alan Türkiye Büyük Millet Meclisi dördüncü kez Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya olağanüstü yetkilerle Başkomutanlık unvanı verildi.  Büyük Taarruz’un kesin tarihini gizleyen ve sürekli erteleyen Gazi Mustafa Kemal Paşa şöyle diyordu,

Yarım hazırlıkla, yarım tedbirle yapılacak saldırı, hiç saldırı yapmamaktan daha kötüdür!

200 bin Türk Ordusu nihayet toplandığında, dışarıdan yabancı birisinin söylediğine göre “Türk ordusu çıplak denilecek derece de kötü giydirilmişti”.

Başkomutan Mustafa Kemal Paşa 16 Haziran 1922’de Büyük Taarruza karar verdiğinde bunu sadece İsmet İnönü, Fevzi Çakmak ve Kazım Özalp’e bilgi verdi.  Savaşın planına göre Taarruz tam bir baskın şeklinde gerçekleşecek, Yunan ordularının İzmir’le olan ilişkisi kesilecekti.

15 Ağustosa kadar hazırlıkların tamamlanmasını isteyen Başkomutan Mustafa Kemal, Akşehir’de ordu takımları arasında yapılan futbol maçını seyretme bahanesini öne sürerek diğer komutanları bir araya getirdi.  Taarruz planını ve ayrıntılarını anlattığında Nurettin Paşa hariç diğerleri uygun bulmamış ve kötü sonuçlanacağını açıklamışlardı.

Başkomutan Mustafa Kemal kararından vazgeçmeyerek;

“Tarihe karşı bütün sorumluluğu ben kendi üzerime alıyorum” diyerek toplantıyı bitirdi.

Hazırlıkların tamamlanmasına rağmen Başkomutan Mustafa Kemal son bir kez barış teşebbüsünde bulundu.  Fethi Okyar’ı Avrupa da bağlantı kurması için yolladı.  Paris ve Londra’da soğuk bir biçimde karşılanan ve iyi niyetlerinini geri çevrildiğini Ağustos’un ortalarında hükümete verdiği raporda bizzat belirtti.

Milli amaçlarımıza ulaşılması ancak askeri faaliyetlerle gerçekleşecektir, başka incelemeye ve yoruma gerek yoktur!

Taarruz için düğmeye basıldığında Mustafa Kemal Paşa 17/18’e bağlayan gece Ankara’dan otobüse binerek gizlice ayrıldı. Gidişini sadece bir kaç kişi biliyordu, hatta aldanmayı sürdürebilmek için 21 Ağustosta paşanın Çankaya’da çay partisi verdiği gazetelerde haber olarak çıktı.

20 Ağustos’da Akşehir’de olan Paşa, diğer komutanları toplarak 26 Ağustos sabahı taarruzun başlayacağını harita üzerinden göstererek bildirdi.   21 ve 22 Ağustos boyunca çadırında Çalıkuşu’nu okuyan Başkomutan Mustafa Kemal Paşa bir nevi savaş öncesi inzivaya çekilmişti.

Tarih 25 Ağustos’u gösterdiğinde Anadolu’nun üzerine bir ölüm sessizliği indi ve bütün dış bağlantılardan koptu.  Türk birlikleri o gece düşmana 400 metreye kadar yakınlaşmış pusuya yatmıştı.  Saat 4.30’u gösterdiğinde Mustafa Kemalpaşa, Kocatepe’nin zirvesine gün doğmadan çıkmıştı.  Türk topçusu ateşe başladığında Yunan orduları uykularından yeni uyanıyorlardı.

Mustafa Kemal Paşa 27 Ağustos Pazar günü sabah erken saatlerinde 57. Tümen Komutanı Albay Reşat beyi arayarak “Niçin hedefinize varamadınız?” diye sordu.  Albay Reşat bey yarım saat içinde Çiğlitepe’yi alarak hedefine varacağını söyledi.

Mustafa Kemal Paşa yarım saat sonra tekrar aradığında telefona başka bir asker karşılık verdi.  Albayın bıraktığı notu sesli şekilde okudu.

Yarım saatte size o mevzileri almak için söz verdiğim halde sözümü tutamamış olduğumdan dolayı yaşayamam

Albay Reşat Bey sözünü tutamamanın mahcubiyeti ile kendi silahıyla intihar etti.  Akşam saatlerinde ise Çiğiltepe çoktan Türk Ordularına aitti.  Yunan orduları geri çekilerek İzmir’e doğru kaçarken Başkomutan Mustafa Kemal Paşa Türk ordularına tarihi emrini verdi.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Orduları… Afyonkarahisar-Dumlupınar Büyük Meydan Muhaberesi’nde zalim ve mağrur bir ordunun esas unsurlarını inanılmayacak kadar az bir zamanda imha ederek büyük ve necip milletimizin fedakarlıklarına layık olduğunuzu ispat ediyorsunuz…

Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!…

Öyle büyük, öyle muazzam bir zaferdi ki, Türk ordusu Akdeniz’e girerek Yunan ordularını yalın ayak denizden döktü.  Kuvayi Milliye Destanı yazılırken yurdumuz düşman işgalinden temizlenmişti!

Neslihan Doğrusöz Değişim Sonrası Yeni İsmini Duyurdu!

Televizyonda düzenlenen moda yarışmasıyla adını duyuran güzel yarışmacı Neslihan Doğrusöz, İnsatagram hesabından yeni kimliğini açıkladı!

Yeni imajını ve seçimini fotoğrafını afişe ederek yayınlayan Doğrusöz, paylaşımın açıklamasına “Merhaba benim adım Doruk” yazarak adını değiştirdiğini açıkladı.

 

İşte Benim Stilim yarışmasıyla üne kavuşan Neslihan Doğrusöz, bayan sevgilisiyle objektiflere yansıdığında , “Sakal ektirdim.  Yakın zamanda yeni halimle ortaya çıkacağım” diyerek bütün ipuçlarını vermişti. Son halini ve yeni ismi Doruk’u fotoğrafıyla birlikte takipçileriyle paylaşan Doğrusöz’ün bu değişimi Rüzgar Erkoçlar’ı anımsattı.

Fotoğrafında sakallı, dövmeli ve oldukça yakışıklı görünen Doğrusöz, bundan sonr Neslihan ismini değil Doruk adını kullanacak.  Paylaştığı fotoğraf binlerce beğeni ve yorum alırken, cinsiyet değişikliği için kötü yorumlarda bulunanlarda çıktı…

İşte Doruk Doğrusöz !

Kadının Düşmanı Çoktur!

Gördüğüm kadarıyla bu dünya ehlinde bir kadına düşman olan çok şey var.  Esen rüzgar, bir parça kumaş, kırmızı renk ve mevsimler.

Evet yanlış okumadığınız mevsimler bile bir kadının düşmanı.  Gün erkenden karanlığa dönüştüğünde sokak aralarında büyüyen gölgeler peyda oluyor.   Bu karanlık gölgelerin aklı yok, zikri başka yerlerde ama elinde güç denene bir syilahı var.  Kadının üstüne çullandığında nefes aldırmıyor, bıçağını şah damarına bastırıp soluğunu kesiyor.

Sadece de buda değil, bir çok renk içinde kırmızı bile düşmandır kadına.  Dudağına sürdüğü kırmızı ruj çevresindeki erkeklerin onu farklı şekilde etiketlemesine neden olur. Beyaz gelinliğini beline bağlanan kırmızı kuşaktır namusu, alnında leke olmadığını gösterir cümle millete.

Kumaş mevzusu daha çok bilinir memlekette, bu kumaş yeri gelir uzun etek olur yeri gelir kısa bir şort olur.  Neden mi şort olur, kadında kadının düşmanı olur çünkü.  Biri çıkar der ki burası plaj değil, biri çıkarda der ki o kadar kısa giyersen tecavüze çanak tutarsın.

Dayanışma yoktur bu kadınlarda, hemcinsine olan sevgiyi geçtim kendisine olan sevgisi de şaibelidir.  Neden mi şaibeli, yine örnek vereceğim müsaadenizle.  Kadın ve erkek ilişkilerini, toplumdaki cinsiyet kuramlarını yanlış yorumlayan bir kadınımız çıkar ortaya. Ve derki, erkeklerin nefsini doyurmak için çok eşliliğin gelmesi gerekmektedir, bir erkek en fazla 4 eş sahibi olsun der.

Bunu diyen hemcinsin matematik kurallarından haberi yoktur, çarpma bölmeyi geçtim toplama işlemini bile beceremez ama çok güzel fetva verir.

Bu sebepten derim, dünyada kadının düşmanı çoktur.

 

-SEMRA ŞENOL